top of page

BASMA KADAR CAN

Yazarın fotoğrafı: HASAN SAĞDAN
HASAN SAĞDAN
5 Şub
4 dakikada okunur

 GERÇEK HAYAT HİKAYESİNDEN ESİNLENMİŞTİR...

 

Derler ki zaman geçince, hatıralar eskir her bir gece de, 

Takvimler gösterir yazı kışı, 

Benim içim hep darağacı... 

 

Basma Kadar Can 

 

Hatice sekiz ay önce evlenmişti, zor olsa da bir düzen kurabileceğini inandırmıştı kendini. Daha çok gençti, mutluluğun ne olduğunu bilemeden mutsuzluk iliklerine işlemişti. Bu da yetmezmiş gibi kayınvaledisi yaptığı her işe, söylediği her söze karışıyordu.

“Gelin dediğin aklı başında olur, oturup kalkmasını bilir, sesini çıkarmaz.” 

 

Evlendiği adam, Ahmet sessiz bir adamdı ama onun sessizliği Hatice'de huzurdan çok huzursuzluğa sebep oluyordu. Tekinsiz ve sinsi bir tarafı vardı bakışlarının. Kalbindeki kötülük sanki gözlerine vurmuştu. Kızdığı zaman alev gibi yanardı gözleri, Hatice'nin yüreği hoplardı o gözlerden. İstemeye istemeye evlenmişti. Görücü usulüydü, köy âdetiydi derken Hatice'de bunlara kurban gitmişti. Ne çok gözyaşı dökmüş, binbir şey söylemişti. Sesini duyuramadı...

 

Her şeye rağmen bu evliliği yürütmeye, yuvasını sürdürmeye çabalıyordu. Köydekilerin hep dediği gibi, “Kocan ne yaparsa haklıdır, sen idare edeceksin.” sözleri zihninde döner dururdu.

 

Birkaç ay sonra yan evde düğün telaşı başlamıştı... Ayşe'yi sevdiğine vermişler düğün evi gibi Ayşe'nin de yüreği kıpır kıpırdı. Bir taraftan yemekler pişiyor diğer taraftan davul zurna köyü düğün havasına sokuyordu. Böyle zamanlarda köyün âdetidir göstermelik basma vermek. Yeni gelin Hatice’ye kaynanası elinde iki parça basma kumaşla geldi. Kumaşlar incecik pamuklu, çiçek desenliydi. 

 

“Al şunları kızım. Gülsüm'ün kızına verirsin,” dedi kaynanası. “Ama bak, göstermelik! Düğünden sonra geri alacağız.” 

 

Hatice başını sallayıp evden çıktı. Gülsüm'ün evi çok kalabalıktı, çocuklar bahçede koşturuyor şalvarlı, peçeli kadınlar eve girip çıkıyordu. Ayşe kalabalığın içinde kaybolmuştu. Hatice Ayşe'nin yanına usulca sokulup elindeki basma kumaşları uzattı. Kız çok mutlu görünüyordu. Hatice çok oyalanmadan evden ayrıldı ancak dışarı çıktığında Ahmet'i gördü. 

 

Bir köşede kaşlarını çatmış sinirle bakıyordu Hatice’ye. Gün boyunca hiçbir şey söylemedi ama bakışları Hatice’nin içinde bir huzursuzluk yaratmıştı. 

 

Gece yarısı Ahmet bir hışımla odaya daldı. Gözlerinden çıkan kıvılcımlar Hatice'nin çelimsiz bedenini yakıp geçiyordu. Hatice onun bu hali karşısında küçüldükçe küçülmüş korkudan mum gibi erimeye başlamıştı. Ahmet'in ağzından çıkan kelimeler değilde sanki yaralamaya hazır kurşun gibi çıkıyordu. 

“Sen ne yaptığını sanıyorsun, o kumaşları niye verdin?”

 

Hatice şaşkınlıkla cevapladı, “Anam söyledi adetmiş.” 

 

“Lan benim evimden benden habersiz bir şey çıkmaz çıkamaz bu annemde olsa değişmez." 

Hatice bu sözlerin karşısında ne diyeceğini bilemedi " Ben bilmem çalmayı Ahmedim babam bana dürüst olmay..."

 Ahmet yine şiddetle devam etti "Demek ki babandan anandan öğrendin çalmayı. Neler götürdün lan benim evimden ananın evine. Öyle mi öğütlediler sana?"

 

O gece Hatice yatağa uzanırken çok ağladı. Yanağı alev alev yanıyordu. Allah biliyor ya, köydekiler yanlış biliyorlardı. Kocalar hiç haklı değildi. Eski, yamalı bir nevresime sarılıp uyumaya çalıştı. Yanağındaki acı, ona prangaya vurulmuş bir mahkûmun çekiştirince hissettiği demir gibi hissettiriyordu.

 

Ertesi gün düğün başlamıştı. Hatice dünü geride bırakmaya çalışarak gelin evinde yardım ediyordu. Herkes tatlı bir telaş içindeydi.

Ahmet birden odanın kapısında belirdi. Gözleri yine çakmak çakmaktı. Hatice'nin göğsüne müthiş bir korku girdi o an. Eli ayağı birbirine dolandı. Ahmet bir söz söylemeden koluna yapıştı. Hatice'yi kapıdan dışarı sürüyerek zorla çıkardı.

 

“Ne yapıyorsun insanların içinde, nereye götürüyorsun beni?” diyecek oldu ama Ahmet'in gözleri yine Hatice'ye dönünce susuverdi. 

 

Yalın ayak, taşlı yolda yürürken canı yanıyordu. Hatice nereye gittiklerini sormaktan bile korkuyordu. Kalbi göğüs kafesinden çıkmak isteyen minik bir serçe gibi çırpınıyordu. Birinin yardım etmesi için etrafa bakıp duruyordu. Çeşme başında duran Fatma teyze ile göz göze geldi bir an. Fatma teyze gözlerini kaçırdı hemen, elindeki bakracı sanki dünyanın en mühim işiymiş gibi sıkıca kavrayıp başını tülbendinin altına sakladı. 

 

Kapı önlerinde oturan kadınlar, Hatice’nin çığlığına karşın başlarını çevirip, birbirlerine daha çok sokuldular. Kimse görmüyor, duymuyordu. En sonunda, köyün dışındaki ıssız bir tarlanın ortasında durdular. Hava serindi, etraf karanlıktı. Tarla kenarına yığılı eski tarım aletlerinin arasında paslanmış bir tırpan duruyordu. Ahmet bir hışım Hatice'yi itti, yüzükoyun oracıkta yere düştü.

 

Ahmet hızla köşedeki tırpana uzandı. Elini kavradığında yüzüne vahşi bir ifade oturdu. Gırtlağından gelen boğuk bir sesle konuşmaya başladı: “Hangi elinle verdin o basmaları?” 

 

Hatice titreyerek baktı. 

 

“Ahmet ne yapıyorsun? Ne olur hadi eve dönelim anam merak edecek.” 

 

“Hangi elinle verdin dedim!” diye bağırdı. 

 

Hatice’nin gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. 

 

“Sağ elimle…” diye fısıldadı sonunda. 

 

Ahmet hiç tereddüt etmeden, tırpanı kaldırıp Hatice’nin sağ eline indirdi. Hatice çığlık kopardı, acılar içinde kıvranıyordu. Gözleri kopan bileğine takılı kalmıştı. Bileğinden akan kan onu bitmeyecek bir karanlığa götürüyordu. “Şimdi o basmayı bir daha kimseye veremezsin,” dedi Ahmet.

 

Hatice acı içinde kıvranırken, çaresiz bir öfkeyle haykırdı,

 

“Ben şimdi tek elimle ne yapacağım? Diğerini de koparıp at!” 

 

Ahmet bunun üzerinde tırpanı bir kez daha kaldırdı ve Hatice’nin sol bileğini de kesti. Hatice can havliyle bir çığlık kopardı. Gözlerinin önüne acı bir perde düşüyor, görüşü bulanıklaşıyordu. Fazla geçmeden kendini kaybetti.

 

Kendine geldiğinde içeriye güneş dolan küçük bir hastane odasındaydı. İstemeye istemeye gözleri ellerini aradı. Ne elleri yerindeydi ne hayalleri. Doktorun sözleri komik bile gelmişti, "Tam zamanında yetiştirmişler, biraz daha geç kalınsa kan kaybından ölebilirdiniz."  

 

Doktorun haberi yoktu Hatice'nin ölmeyi dilediğinden. 

 

"Ahmet'i içeri atmışlar," dedi ablası. Belki bir nebze yüreğine su serpilir niyetiyle. Bu avuntu yetmezdi Hatice'ye. Nasıl tarla sürer, hamur yoğururdu. Ya yemek yapabilir miydi olmayan elleriyle? 

 

Umutsuzca dışarıya baktı, taşıyabilir miydi hayatı omuzlarında? Dışarıda bahar kollarını ağaçlara sarmıştı, Hatice içindeki kıyameti düşündü. Söndürebilir miydi gençliğiyle?

 

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


FİKİR

SANAT

EDEBİYAT

NEDEN YAZMALIYIM?

Bilime göre hikaye veya metin yazmak:

   * Duyguları yöneten bölüm.

   * Hafızayı yöneten bölüm. 

   * Mantık ve karar verme bölümünü.

Aynı anda çalıştırır. Yani yazmak, beynin

birçok yerini aynı anda çalıştıran nadir aktivitelerden biridir.

​

Bu yüzden düzenli yazan insanlarda: 

Düşünme becerisi güçlenir, olaylar arasında bağlantı kurma kolaylaşır, stres azaltır, duygular daha sağlıklı ifade edilir...

İLETİŞİM

Öykülerinizi Bize Gönderin.

bottom of page