top of page

BİZİM UZAYLI

Yazarın fotoğrafı: ZEYNEP GÜNEŞ
ZEYNEP GÜNEŞ
5 Şub
8 dakikada okunur

  Birbirine bitişik, iki üç katlı, renkli boyalarla süslenmiş evlerin bulunduğu dar sokakların birinden Barış Manço'nun sesi yükseliyordu.

 

   We’re gonna kill you

   Nick the Chopper

   Strangle you with branches

   Nick the Chopper…

 

Plaklardan radyolara, radyolardan çay bahçelerine, mahalle aralarına, parklara taşıyordu, müziğin coşturan sesi. Milletçe düşmüştük bir Nick the Chopper peşine…

 

   Aynı tarihlerde başlamıştı radyolarımızda uzaydan gelen cızırtıların, frekansların haberleri. Kulaklarımızı kabartıp dinliyorduk, bugün de uzaylılardan bi’ haber var mı diye? Yabancısı değildik ne de olsa ufoların. Malum, Amerikan filmlerinde ufolar durmadan cirit atıyor, uzayın sağına soluna toslayıp, dünyanın atmosferinde bir görünüp bir yok oluyorlardı… Ee, Yeşilçam’ın da pek geri kalır yanı yoktu Hollywood'dan. Uzaylılar tarafından kaçırılan mı ararsınız, Turist Ömer'i Orin7 gezegeninde mi bulursunuz, uzun kulaklı Mr Spike’lar mı yoksa Alien’ler mı?..  Ne ararsanız vardı hayatımızda.

 

   Dolunay bacayı aşmıştı ama biz hâlâ komşularla balkonda, bir elimizde ince belli bardakta az demli çaylarımız, bir elimizde iki bisküvi arasına kıstırılmış lokumlu püskevitlerle muhabbetin belini kırıyorduk. Barış abinin son plağının sesi arka odadan süzülerek aramızda dolaşıyordu.

 

"Bu Barış, iyi yapmış, İngilizcesinden anlamayız diye Türkçesini de yazmış, helal olsun!" dedi Güllü teyze.

 

Bu arada Barış abi, Güllü teyzeyi duymuşçasına,

 

     Haberimi uçurun nazlı yare,

 

    Yüreğim yanıyor pare pare,

 

    Lokman Hekim gelse bulamaz çare,  

 

    Yare, pare, çare evelallah…

 

"Benim herif bu şarkıyı çok sever," dedi, Hatce abla. Dayanamadım, "Hatce abla,” diye atıldım, “madem seviyon bu gadaa, niye kovdun Remzi abiyi?" Sorum pek hoşuna gitmemişti besbelli. Eliyle boş ver işareti yapıp çayı tepesine dikti. Lafı değiştirmek için "Bugün radyoda duydum, uzaydan cızırtılar gelmiş, ayrı frekanslardan da uğultular  duyulmuş" dedi. Güllü teyze ellerini dizlerine vurarak, "Gız Hatce, nereden öğreniyon, feyrekans meyrekans? Adını söyleyemiyom ki meretin" diye sordu. Hatce abla ekşimiş suratıyla geri itekledi soruyu. "Geçen sinemada izledim,” diye lafa karıştım yine, “mısır tarlalarına acayip şekiller çiziyorlarmış. Bir de  gazetede okudum, insanları kaçıyorlarmış.” Annem gözlerini belerterek, "Okuma gız öyle şeyler" deyiverdi. Hatce abla annemin sözünü kesti. "Anam, bırak okusun gız, cahil mi kalsın? Hem ben inanıyom.  Bilmiyonuz mu, bizim Turist Ömer bile ayrı bi’ gezegene gittiydi de, Mr. Spike geri getirdiydi.” Az önce beni susturmaya çalışan annem, "He gız hatırladım, Orin'li morinli bir yerdi," demesin mi? Şaşkınlıktan dilimi yutacaktım. O ara yukarıdan bir görünen, bir yok olan ışıklar vurdu gözlerime. Hatce Teyze de görmüş olmalı aynı ışıkları ki gözlerini kısarak parmağıyla işaret edip, "Hayriyee Hayriyeee!” diye seslenmeye başladı. “Sen de görüyon mu? Şooo uçup gelen, yanar döner, çok ışıklı şey ne gııı! Üstümüze üstümüze geliyo sanki."

 

"Essah mı gııı? Nerde?"

 

"Ahan bak, ayın altından yol peydahlamış kendine."

 

Annem belden yukarısını balkon demirlerinden aşağıya, sola kaydırarak baktı bakmasına ya, zaten yusyuvarlak kadın, altı çırpı üstü davul, düştü düşecek. Yetiştim tuttum bacaklarından, oturttum minderine.

 

"Anaammm,” diye bir çığlık attı annem, elini alnına koyup, kendini de duvara yaslayarak devam etti bağırmaya, “geliyor gelmekte olan."

 

Güllü teyze başını anneme çevirdi. "Hayriye gııı ne ki o?" demeye kalmadan, motorun horultusu bütün mahalleyi sardı. Önce harala gürele üstümüze doğru gelen şey, sonra da paldır küldür seslere boğulup "Tısss" diye yok oldu. Koca bir toz bulutu yükseldi gökte ışıldayan aya doğru.

 

"Gah Hayriye, gah...  Ufo düştü. Uzaylılar gelmiş olmasın?" dedi Hatce abla, hâlâ baygın numarası yapan anneme. "Ne etmeye geleceklermiş?" diye korka korka sordu annem. "Sorduğun soruya bak. Hani üzerimizde, deney meney yapmak için…" diye söylendi Hatce abla. Annem hafiften kendine gelmeye başlamış olmalıydı ki "Yolarım valla!” diye bağırdı. “Beni kimse deneyemez!"

 

"Annemi bilirim yolar vallahi,” dedim. Bilirdim, yolardı.

 

Hatce abla iç geçirerek, "Doğru diyon, benim herifte beni denetmez zaten,” dedi. Annem kıkırdadı. "Gızz Hatce, senin herifin eve geldiği mi var? Seni uzaylılar götürse, haberi olmaz ayyaş Remzi'nin." dedi. "Deme gız...” derken gözlerinden bir pişmanlık geldi geçti sanki Hatce ablanın. “Dün evden de kovduydum zati." Sonra ne geldiyse aklına, "Amann...” deyiverdi,  “gelmesin bir daha kenafir gözlü."

 

Güllü teyze ayaklandı. "Ay ben bi fena oldum,” dedikten sonra kapıya doğru bir hamle etmeye yeltendi. Kararsız kalmış gibiydi. Bi’ eve gada gidip abdest mi alsam acaba?"

Annem durur mu, "Ne fenası olcan be?” diye yapıştırdı lafı, “bırak şimdi abdesti mabdesti. Meraktan guduruyon işte! Ne düştü diye.”

 

Aysel yengemin, "Hayriyee, Hatcee...” diye çığıran sesi geldi aşağıdan. “Ne oturup durursunuz. Haydi inin aşağı da bakalım ne olmuş?” "Ee haydi! Durduğumuz kabahat." dedi, Hatce Abla. Böylece kendimizi aşağıda bulduk. Annem beni dürtükleyerek, "Gız şoradan yarım kilo çekirdek al hele çitleriz," demesin mi? İyi fikirdi aslında. Köşedeki bakkala doğru çevirdim başımı, "Bakkal emmi!” diye seslendim, “iki paket tuzlusundan çekirdek ver bize."

"Nereye hanımlar?" diye sordu Bakkal emmi. "Uzaylılar pancar tarlasına düşmüşler," dedi, kıkırdayarak Hatce abla. "Ne olmuş ona bi bakcez…" dedim ben de.

 

"Hee hee,” dedi Bakkal emmi, “bende gördüm de bi’ şeye benzetemediydim. Uzaylı mıymış onlar? Durun, beni de bekleyin, dükkânı kapatıp, Perihan’a haber verip geliyom arkanızdan."

 

"Hah,” diyerek atıldı annem, “sen de eksik kalsaydın olmazdı zaten." Güllü teyze araya girdi. "Amaannn bu da pek merahlı çıktı gı. Avrat Hasan. Otur da işine bah sen," dedi, ağzını büzerek. "Sen az meraklısın ya..." diye bozdu annem kadını gider ayak. "Ee, şimdi Perihan bütün şehre ilan verir," dedim elimdeki poşeti açarken. "Neyse, biz gidiyoz, gelin arkamızdan," diye işaret etti annem. Arkama bir baktım, bizim Temel Hoca yatsıyı hızlıca kıldırmış, toz bulutuna doğru koşturuyor. "Hayırdır hocam nereye böyle, gece gece?" diye sordu annem, sanki bilmezmiş gibi hocanın nereye koştuğunu. "Minareden gördum,” dedi Temel hoca, “ha bu aşağu tarlaya bir şey uçti.”  "Yanına pambuk da alaydın hoca efendi, uzaylılara lazım olur belki," dedi Hatce abla, yine kıkırdayarak. Temel Hoca bozulur gibi olunca da, “ uzaydan düştü adamlar, damdan düşmediler, ölmüş olmaları çok muhtemel” dedi ciddileşerek. Hoca estağfurullah çekerek devam etti yoluna.

 

   Sanki yazlık sinemaya gidiyoruz, elimizde çekirdek koştur koştur toz bulutuna doğru ilerlerken, mahallemizin acar polisleri Sherlock Hulusi ile Hercule Nuri, polis arabasıyla yanımızdan hızla olay mahalline doğru geçtiler.

 

Vardığımızda ne görelim, tarla içeri çökmüş, ben diyeyim beş, siz deyin on metre çukur açılmış. Oraya gömülen her ne ise cılız ışıkları bir yanıp bir sönüyor. Biz gelmeden itfaiye gelmiş, kırmızı şeridi çekmiş bile. Mahalleli bizden önce toplanmış, meraklı gözlerle çukurun içine gömülmüş şeye bakıyor.

 

Mahallenin muhtarı sayılan, herkesin her yaptığı işten haberi olan Perihan abla, yememiş içmemiş bir de televizyonculara, “Buraya UFO düştü,” diye haber salmış, iyi mi? Haber minibüsü yaklaşırken dikkatimi üzerine ışıklar tutulmuş çukura verdim. Hatçe ablanın daha yarım saat önce çıkardığı Ufo dedikodusu, şehir efsanesi gibi fersah fersah yayılmıştı bile.

İnsanlar çukura doğru bir adımını merakla atıyor, sonra iki adım korkuyla geri çekiliyordu. Hatce abla millete çekirdek tutuyor, bazıları istemese de “Al gııı, canın çekmiştir” diye zorla avuçlarına döküyordu.

 

   Aracın içinden gelen zayıf bir ışık huzmesiyle, hepimiz birer adım geri çekildik. Çukurun kenarına  yatan muhabir mikrofonu uzatmış belden aşağısını çukurun içine sarkıtmış, en ufak bir görüntü ve ses peşindeydi. Sherlock Hulusi, parmağını ağzına götürerek sessiz olmamızı tembih etti.  İçeriden çok da yüksek olmayan tiz bir ses gelince muhabir, “Bismillah,” deyip gerisin geriye kaçtı. Bu sefer itfaiye eri Necati yavaşça ilerledi çukurun kenarına, elinde dandik bir mikrofon,

“Ses ver, bir iki, ses ver,” diye seslendi. Seslendi seslenmesine ya nafile, sesini biz bile zor duyduk. Cızırtılı bir ses geliyordu çukurdan. Anlaşılması güç fakat tanıdık bir melodi gibi.

 

Bizim mahallede meraklı bir değil ki herkes birbirinden antika. Göbeği her zaman kendinden önde giden, kafasında kalan üç beş kıl parçasını sağa doğru özenle tarayan, cüssesi küçük nam'ı büyük polis memuru Hercule Nuri abi seslendi, artık kesin inandığı uzaylıya.

“Biz dostuz dostum, korkmana gerek yok.” Bir eliyle de Temel Hocayı çağırıyordu. "Bir de sen seslen, senin sesin daha güzel, her gün ezan okuyorsun.” Temel Hoca oraya gömülenin, uzaylı değil de üç harfliler olacağından emin gibiydi. "Allahun aduyla sesleneyrum saa,” dedi, temkinli bir şekilde, “çık oradan tanuşalum da." İçeriden homurtular gelince çukurdan üç metre geri kaçtı. Sherlock Hulusi, Hercule Nuri'nin koluna girerek tekrar çukurun başına geldi. Kendini güvende hissetmek için, titreyen eliyle belindeki beylik silahı tuttu.

İçeriden homurtularla karışık garip sesler çıkıyor, cılız ve uzun bir ışık, bir Aysel yengenin, bir Hatçe ablanın yüzüne vuruyordu. “Anam, bu bizi yiycek!” diye seslendi mahalleliye Perihan abla. Ardından daha şirret bir sesle bağırdı, "Işın kılıcı var! lazerli kılıcı var!" Hayır, nereden gördün, ışın kılıcını da bağırmaya başladın. Anlamamıştık. Perihan’ın şirret sesiyle mahalleli iki adım daha geriye çekilse de merak onları, çukurun gizemli çekimine doğru çekiyordu.

 

Muhabir dikkatli hareketlerle elindeki mikrofonun kablosunu düzelterek kameraya doğru “Evet sayın seyirciler,” dedi, “nereden geldiği, ne olduğu belli olmayan şeyi, şimdi itfaiye ve kahraman polislerimiz çıkarmaya çalışacak. Aracın ne olduğuna, içinde herhangi bir varlık olup olmadığına hep birlikte şahitlik edeceğiz." Kamera bana dönerken saçımı başımı düzelttim, gülümsedim hanım hanımcık. Annem bir çimdik bastı ki baldırıma, bir çığlık da ben atacaktım neredeyse.

 

İtfaiye eri Necati çukura uzatılan merdivenden inmekte tereddüt yaşıyor, Sherlock Hulusi ben seni koruyacağım dercesine bakıyordu. Yavaşça ve titrekçe indikleri çukurdan korkmuş gözlerle bir araca bir bize bakarken, Hercule Nuri itfaiye aracından kaptığı hortumu çukura atıp Necati’ye seslendi, “Tazyikli su tut! Tazyikli!” İçimden "İyi fikir,” dedim, en azından, uzaylıya zarar vermeden yakalayabilirlerdi ya da uzaylı onları.

 

Mahalleli teyakkuzdaydı, kimseden çıt çıkmıyordu, ta ki sümüklü Ömer'in korkuyla karışık çığırtısı kopana kadar. Onun bağırtısıyla hepimizin ödü koptu, az kalsın can verecektik bir uzaylı uğruna.

 

Yukarıda kalan, kadın muhabir yanımıza yaklaştı.

 

“Siz gördünüz mü efendim düşen şeyi?”

 

Hatce ablanın içine fesatlık kaçmış bir kere, saçını düzeltip cevap verdi en kibar ses tonuyla ve  “Görmez miyiz?” dedi. Ne görmüştük, pek anlayamamıştım ama... “Yeşil bedeninin üstünde, baklava dilimi gibi kafası, akı olmayan koca koca kara gözleri karanlık saçıyordu. Başının üstünde de ters dönmüş televizyon anteni vardı," diye  palavralarını sıralayan Hatce ablaya hayretle baktım. Haberci kadın şok geçiriyordu anlaşılan, "televizyon anteni mi dediniz?" derken gözleri yuvalarından fırlamıştı. "Hı hı, öyle dedim,” dedi, gayet kendinden emin. Perihan ablanın da gözleri fal taşı gibi açılmış öylece dinliyordu Hatce ablayı. Mahalleli korkudan geri geri çekilmeye başlamıştı. “Duydunuz mu anteni varmış, arkadaşlarına haber salmış, onlar da geliyormuş," diye bağırdı Perihan abla. Şiir yazsa bu kadar kafiyeli olurdu anca. Uzaktan birkaç askeri araçta görününce artık film koptu. İşin içine asker karışmışsa, oradaki kesin uzaylıydı. Yüzüne bakar bakmaz anladım ki askerin orada olması, Hercule Nuri'nin pek hoşuna gitmemişti. Bunu çözse çözse kahraman Türk polisi çözmeliydi.

 

    Askerler sırayla çukurun kenarlarına dizildiler bizi de iyice geriye attılar. Komutan da nasıl komutandı öyle? Sanki pazardan, en ufağını seçmişler, şeker mi şeker yavru kedi gibi gözler… Eline hoparlörü aldı, "Biz dostuz! Biz dostuz!" demeye başladı. E ee, bizim Hercule Nuri’de aynısını demişti.

 

Ses yoktu... Homurtular, cızırtılar, arada milletin yüzüne akseden ince bir ışık gelmeye devam etti.

 

Askerle de olmayacaktı bu iş. Sherlock Hulusi işe yeniden el attı, malum, kahraman Türk polisi her vakayı yakalardı. Başıyla musluğu açmalarını işaret etti. Bir eli hâlâ silahındaydı. İtfaiyeci, açtı musluğun ağzını, Necati hortumu makineye dayadı. Tazyikli su aktıkça önce iki teker meydana çıktı, yavaş yavaş da makinenin arka tarafı belli oldu. Hâlâ aymayan mahalleli ve biz ufonun tekerleklerini görünce birbirimize bakakaldık. "UFO’ların tekeri olur muydu?" dedim anneme. Annem dudağını bükmüş, omzunu silkelerken, Hercule Nuri atıldı, "Demek ki varmış, iniş takımları olsa gerek," dedi, eliyle çenesini ovarak. İki itfaiye eri, üç asker küreklerle makinenin gömülen önünü açıp çıkarmaya çalışırken, makinenin koca kapısı açıldı aniden. İçeriden dışarıya, çukurdan mahalleye tanıdık bir ses yayıldı. "Deli gönül uçtu, haydi evelallah, helalim ol kız, gel evelallah”

 

Yere çökmüş dua eden Temel Hoca, “Allahu Ekber!” diyerek secdeye kapandı. Makineden karanlık bir varlık, yüz üstü çamura düştü. "Höğtttt, vöğtt, böhhh aghh" diye sesler çıkarıyordu bir yandan. Hepimiz hem sustuk hem de pustuk olduğumuz yerde. Çamurdan yaratık ayağı kalkmaya çalıştı önce, olmadı, tekrar düştü zemine. Necati abi hortumu uzaylıya çevirdi. Sherlock Hulusi yine silahına dayandı. Bir tazyikli su da uzaylıya. Suyu bastıkça, çamur aktı. Çamur aktıkça uzaylı döndü insana.

 

“Hatcee! Senin başın altından mı çıktı bunlar? Höğtrt, brehh, möğğğ, ” deyince benim jeton düştü, Mr Kirk Remzi abiymiş ya bizim uzaylı. Remzi abi o kadar tazyikli suyu yiyince kendine geldi, başladı anlatmaya Sherlock Hulusi'ye.

 

“Bu Hatce garısı, beni evden kovunca işyerine geldim kafa dinlemeye. Ana!.. Bir baktım, garaja yeni iş makineleri gelmiş. Tepesinde dizilmiş on iki adet projektör lamba. Boyumdan büyük tekerlere, birkaç basamakla anca çıkılan kapısına hayretle, bakakaldım. Ayıkıyon mü? Söylemesi ayıp, biraz Hatce'ye bozuk olduğumdan bir kaç şişe şarap almıştım. Hıck! Elimdeki boşalan şarap şişelerini tekerin yanına koymuşum teker benim boyumdan. Bir iki denemeden sonra çıktım direksiyona. Komiserim, görmeniz lazım, böğöörtt boydan boya, son model konsol! Hıckk. İki kolum naaa bu kada  direksiyon...  Böğerttt. Anahtar da üstünde. Hıkk. Görünce çevirivedim. Ayıkıyon mü?" dedi. Sherlock Hulusi'nin omzuna yapılmadan hemen önce. "Of! Makine var ya bir çalıştı, gürledi resmen. Canavar mübarek. Gaza nasıl bastığımı bilmiyom, komiserim. Zaten Hatce evden kovmuş, efkârlıyım, kendimi vurdum yollara. Azcık ayık olsam, girer miydim tarlaya? Ayıkıyon mü?”  

 

Komiser Sherlock Hulusi, bir tokat patlattı bunun enseye "Ben ayıkıyom da, sen hâlâ ayıkmamışsın belli ki?" diye gürledi, sadece mahalleliyi değil, bütün şehri ayağa kaldıran Remzi abiye.

 

Nihayet ufonun gizemi çözülmüş, hepimiz bi’ rahatlamıştık. Bu arada makinenin radyosunda hâlâ Barış Manço çalıyordu, ama sözlerini değiştirmiştim dilimin döndüğünce.

 

 “Uçtum geldim bizim mahalleye,

Yüreğim yanıyor, Hatce Hatce

Yare... Pare...  Çare Evvel  Allah...

 
 
 

Yorumlar


FİKİR

SANAT

EDEBİYAT

NEDEN YAZMALIYIM?

Bilime göre hikaye veya metin yazmak:

   * Duyguları yöneten bölüm.

   * Hafızayı yöneten bölüm. 

   * Mantık ve karar verme bölümünü.

Aynı anda çalıştırır. Yani yazmak, beynin

birçok yerini aynı anda çalıştıran nadir aktivitelerden biridir.

​

Bu yüzden düzenli yazan insanlarda: 

Düşünme becerisi güçlenir, olaylar arasında bağlantı kurma kolaylaşır, stres azaltır, duygular daha sağlıklı ifade edilir...

İLETİŞİM

Öykülerinizi Bize Gönderin.

bottom of page