CÜZZAM

Gök, madenden bir tabut gibi kapanmıştı şehrin alçak çatılı evlerinin üzerine. Yağmur,
tüm cömertliğini ve maharetini şehrin dar sokaklarında biriken idrar ve dışkı
kalıntılarını temizlemek için sergiliyordu. Havaya kasvetin ağır kokusu sinmişti.
Eleanor gözlerini tavana dikmiş mırıldanıyordu: “Yüce Meryem, seni affetmiyorum.
Sen yanlış yapmış olabilirsin ama ben yapmayacağım. Çürüyecekse fani bedenim,
varsın çürüsün!” derken sesi bir anda yükselmişti. Etrafında bulunan kadınlar
sağırmışçasına kayıtsızdı olana bitene. Kimisi yarasına bakıyor, kimisi elindeki kuru
ekmeği kemiriyor, kimisi uyuklamaya çalışıyordu. Kimse kimseyle konuşmuyor,
bakışları bile birbirine değmiyordu. Solgun çehrelerinde kabullenmişliğin metaneti ve
itilmişliğin hüznü vardı. Çaresizlik duvarlara çarpıp tekrar yüreklerine nüfuz ediyordu.
Eleanor, bu ahırdan bozma taş duvarların arasından belli belirsiz sızan ışığa
yönelerek konuşmasını sürdürdü: “Yüce Meryem, neden karşı çıkmadın Tanrı’nın
gülünç emrine? Sen boyun eğmeseydin, Tanrı beni lanetlemeyecekti. Ben de senin
gibi bakireyim ama bak işte kutsal falan değilim. Anlıyor musun? Hatta lanetli bir
bakireyim. Ha ha ha ha ha ha ha! Lanetli bakire...” Sesi odada bir süre yankılandıktan
sonra havada asılı kaldı.
Kadınlardan birinin sıtma nöbetine yakalanmış gibi titremesi, kesik kesik iniltileri
Eleanor’un dikkatini dağıttı. Boynundaki haça dokundu. Diğer kadınlar yaşlı kadının
etrafından uzaklaşırken Eleanor kadının yanına yaklaştı, diz çöktü. Boynundan
çıkardığı haçı kadının eline tutuşturdu. “Yüce İsa korusun seni,” dedi. “Bu yaşlı
kadının günahı neydi peki, o neden lanetlenmişti?” diye geçirdi içinden. Kadından
ağır bir koku yayılıyordu etrafa: “Ölümün kokusu,” dedi.
Yerinden kalktı. Koşar adımlarla demir kapının önüne gitti. Kapıya yumruk atıyor,
tekmeler savuruyordu. “Muhafız! Muhafızlar! Kimse yok mu? Kadın ölüyor, kadınlar
ölüyor! Kimse yok mu?” Hıçkırıkları boğazını parçalıyordu.
“Gel kızım, hadi gel! Duymaz bizi kimse. Sabah gelirler ‘Ölen var mı?’ diye sorarlar.
Varsa alıp kireç kuyularına atarlar. Yoksa ölelim diye önümüze küflü ekmek, biraz kirli
su verip giderler. Alışırsın yavrum,” dedi eli yüzü yara berelerle kaplı kadın.
Eleanor kadının ellerine baktı.
Kadın Eleanor’un bakışlarından rahatsız olmuşçasına ellerini arkasına gizledi. “Sen
de iğreniyorsun, değil mi güzel kızım?” dedi.
“Hayır, sadece sizin neden Tanrı’nın gazabına uğradığınızı merak ediyorum,” dedi. Az
önceki cesur tavrından hiçbir iz kalmamıştı.
Kadın irkildi, gözlerini az önce ölmüş olan yaşlı kadının cesedine sabitleyerek
konuşmasına devam etti: “Bak kızım! Biz Tanrı’nın gazabına uğramadık, insanların
gaddarlığına uğradık. Bu illet bizim bedenimize sirayet etti. Ruhumuz saf ve özgür.
Dokunmakla bulaşmıyor kimseye. Ben anlatmak istedim ama onların hastalıklı
beyinleri söylediklerimi kabul etmek istemedi. Çünkü kokuşmuş, paslı ruhları bizim
bedenimizden daha çok yara bere içerisinde. Ben şifacıyım. Bu hastalığı temizlik ve
iyi beslenme ile yenebileceğimizi anlattım, dinlemediler. Çözümü tecritte, daha
doğrusu bizi ölüme terk etmekle buldular,” dedi.
Gözlerini cesetten ayırıp Eleanor’un parlak mavi gözlerine dikti: “Korkma bizden,
zarar gelmez senin apakça bedenine,” dedi. “Peki sen? Sen niye buradasın? Hiç
yaran beren yok.”
Eleanor: “Ben deliymişim. Hatta lanetli, deli bir bakireymişim. Beni yaşlı Henry ile
evlendirmek istediler. Yaşlı Henry toprak sahibi. Ona erkek evlat vermem
gerekiyormuş, bu Yüce Babamızın emriymiş; soyluların soylarının devamı için genç
ve güzel bir bakireyle evlenmeleri şartmış. Ben şiddetle karşı çıktım. Kiliseye gittim ve
olanları Tanrı’ya şikayet ettim hem de bağıra çağıra. Meryem gibi olmayacağımı,
çocuk doğurmayacağımı, soylu Henry’nin karısı olmak istemediğimi söyledim. Beni
cezalandırmak için sizin aranıza gönderdiler. Çocuk doğurmayacaksa çürümeliymiş
fani bedenim. Tanrı’nın laneti benim üzerime...” dedi ve susuzluktan kurumuş
dudaklarını kapadı.
...
Elanur susuzluktan kurumuş dudaklarını yaladı. Gözlerini araladı. Bilgisayarı açık
kalmıştı. “Orta Çağ ve Cüzzam” başlığına tekrar göz attı. Uzun ve zahmetli bir
yolculuktu çıktığı. En azından tez başlığı hazırdı. Kalktı mutfağa yöneldi. Su içmesi
gerekiyordu.



Yorumlar