top of page

CÜZZAM

Yazarın fotoğrafı: REYHAN METE
REYHAN METE
6 Şub
3 dakikada okunur

Gök, madenden bir tabut gibi kapanmıştı şehrin alçak çatılı evlerinin üzerine. Yağmur,

tüm cömertliğini ve maharetini şehrin dar sokaklarında biriken idrar ve dışkı

kalıntılarını temizlemek için sergiliyordu. Havaya kasvetin ağır kokusu sinmişti.

Eleanor gözlerini tavana dikmiş mırıldanıyordu: “Yüce Meryem, seni affetmiyorum.

Sen yanlış yapmış olabilirsin ama ben yapmayacağım. Çürüyecekse fani bedenim,

varsın çürüsün!” derken sesi bir anda yükselmişti. Etrafında bulunan kadınlar

sağırmışçasına kayıtsızdı olana bitene. Kimisi yarasına bakıyor, kimisi elindeki kuru

ekmeği kemiriyor, kimisi uyuklamaya çalışıyordu. Kimse kimseyle konuşmuyor,

bakışları bile birbirine değmiyordu. Solgun çehrelerinde kabullenmişliğin metaneti ve

itilmişliğin hüznü vardı. Çaresizlik duvarlara çarpıp tekrar yüreklerine nüfuz ediyordu.

Eleanor, bu ahırdan bozma taş duvarların arasından belli belirsiz sızan ışığa

yönelerek konuşmasını sürdürdü: “Yüce Meryem, neden karşı çıkmadın Tanrı’nın

gülünç emrine? Sen boyun eğmeseydin, Tanrı beni lanetlemeyecekti. Ben de senin

gibi bakireyim ama bak işte kutsal falan değilim. Anlıyor musun? Hatta lanetli bir

bakireyim. Ha ha ha ha ha ha ha! Lanetli bakire...” Sesi odada bir süre yankılandıktan

sonra havada asılı kaldı.

Kadınlardan birinin sıtma nöbetine yakalanmış gibi titremesi, kesik kesik iniltileri

Eleanor’un dikkatini dağıttı. Boynundaki haça dokundu. Diğer kadınlar yaşlı kadının

etrafından uzaklaşırken Eleanor kadının yanına yaklaştı, diz çöktü. Boynundan

çıkardığı haçı kadının eline tutuşturdu. “Yüce İsa korusun seni,” dedi. “Bu yaşlı

kadının günahı neydi peki, o neden lanetlenmişti?” diye geçirdi içinden. Kadından

ağır bir koku yayılıyordu etrafa: “Ölümün kokusu,” dedi.


Yerinden kalktı. Koşar adımlarla demir kapının önüne gitti. Kapıya yumruk atıyor,

tekmeler savuruyordu. “Muhafız! Muhafızlar! Kimse yok mu? Kadın ölüyor, kadınlar

ölüyor! Kimse yok mu?” Hıçkırıkları boğazını parçalıyordu.

“Gel kızım, hadi gel! Duymaz bizi kimse. Sabah gelirler ‘Ölen var mı?’ diye sorarlar.

Varsa alıp kireç kuyularına atarlar. Yoksa ölelim diye önümüze küflü ekmek, biraz kirli

su verip giderler. Alışırsın yavrum,” dedi eli yüzü yara berelerle kaplı kadın.

Eleanor kadının ellerine baktı.

Kadın Eleanor’un bakışlarından rahatsız olmuşçasına ellerini arkasına gizledi. “Sen

de iğreniyorsun, değil mi güzel kızım?” dedi.

“Hayır, sadece sizin neden Tanrı’nın gazabına uğradığınızı merak ediyorum,” dedi. Az

önceki cesur tavrından hiçbir iz kalmamıştı.


Kadın irkildi, gözlerini az önce ölmüş olan yaşlı kadının cesedine sabitleyerek

konuşmasına devam etti: “Bak kızım! Biz Tanrı’nın gazabına uğramadık, insanların

gaddarlığına uğradık. Bu illet bizim bedenimize sirayet etti. Ruhumuz saf ve özgür.

Dokunmakla bulaşmıyor kimseye. Ben anlatmak istedim ama onların hastalıklı

beyinleri söylediklerimi kabul etmek istemedi. Çünkü kokuşmuş, paslı ruhları bizim

bedenimizden daha çok yara bere içerisinde. Ben şifacıyım. Bu hastalığı temizlik ve

iyi beslenme ile yenebileceğimizi anlattım, dinlemediler. Çözümü tecritte, daha

doğrusu bizi ölüme terk etmekle buldular,” dedi.

Gözlerini cesetten ayırıp Eleanor’un parlak mavi gözlerine dikti: “Korkma bizden,

zarar gelmez senin apakça bedenine,” dedi. “Peki sen? Sen niye buradasın? Hiç

yaran beren yok.”

Eleanor: “Ben deliymişim. Hatta lanetli, deli bir bakireymişim. Beni yaşlı Henry ile

evlendirmek istediler. Yaşlı Henry toprak sahibi. Ona erkek evlat vermem

gerekiyormuş, bu Yüce Babamızın emriymiş; soyluların soylarının devamı için genç

ve güzel bir bakireyle evlenmeleri şartmış. Ben şiddetle karşı çıktım. Kiliseye gittim ve

olanları Tanrı’ya şikayet ettim hem de bağıra çağıra. Meryem gibi olmayacağımı,

çocuk doğurmayacağımı, soylu Henry’nin karısı olmak istemediğimi söyledim. Beni

cezalandırmak için sizin aranıza gönderdiler. Çocuk doğurmayacaksa çürümeliymiş

fani bedenim. Tanrı’nın laneti benim üzerime...” dedi ve susuzluktan kurumuş

dudaklarını kapadı.

...

Elanur susuzluktan kurumuş dudaklarını yaladı. Gözlerini araladı. Bilgisayarı açık

kalmıştı. “Orta Çağ ve Cüzzam” başlığına tekrar göz attı. Uzun ve zahmetli bir

yolculuktu çıktığı. En azından tez başlığı hazırdı. Kalktı mutfağa yöneldi. Su içmesi

gerekiyordu.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


FİKİR

SANAT

EDEBİYAT

NEDEN YAZMALIYIM?

Bilime göre hikaye veya metin yazmak:

   * Duyguları yöneten bölüm.

   * Hafızayı yöneten bölüm. 

   * Mantık ve karar verme bölümünü.

Aynı anda çalıştırır. Yani yazmak, beynin

birçok yerini aynı anda çalıştıran nadir aktivitelerden biridir.

​

Bu yüzden düzenli yazan insanlarda: 

Düşünme becerisi güçlenir, olaylar arasında bağlantı kurma kolaylaşır, stres azaltır, duygular daha sağlıklı ifade edilir...

İLETİŞİM

Öykülerinizi Bize Gönderin.

bottom of page