KESKİN HASAN

Çiftlik evinin ahşap terasında, hasır kanepeye yaslanmış, sessizliği dinliyordu. Karanlığa ve huzura
teslim ettiği gözlerini araladı. Uzun süredir elinde tuttuğu içkiden bir yudum aldı. Yıllar önce keşfettiği
bu çiftlik evi, işten güçten bunaldığında kaçıp saklandığı bir sığınaktı onun için. Neredeyse lüks bir
villaya edeceği kadar masraf edip evde tüm konforu ve emniyeti sağlamıştı. Bu ev belki de huzur
bulabildiği tek yerdi.
İçkisinin son yudumunu da ağzında yuvarlayıp yutarken, hayatın ona verdiklerini geçirdi aklından.
Verdiklerinin yanında, aldıkları da olmuştu elbette. Fakat o, nankörlük etmemişti hiçbir zaman.
Kaderin verdiklerine şükretmeyi, aldıklarına razı gelmeyi, kafasına vura vura öğretmişlerdi ona.
Acımasızlığı biraz da bu yüzdendi. Koparırcasına elinden alınan huzura karşılık, avucuna bırakılan güç
sayesinde yıkılmaz olmayı başarmıştı. Karşılığında kurban verdiği çocukluğunu, gençliğini
düşünmüyor, kaybettikleri için kadere isyan etmiyordu artık. Nasıl olsa nefesini kesenin, nefesini
kesmişti; nasıl olsa canını alanın, canını almıştı; nasıl olsa huzurunu çalanı yaşatmamıştı.
Evini çepeçevre saran asırlık meyve ağaçlarının, ürperten karanlığına dikti gözlerini. Hayır hayır,
korkmamıştı hiç. Karanlıktan korkacak yaşları çok gerilerde kalmıştı. Kurt kocamıştı fakat maskara
olmamıştı. O hâlâ buraların efesiydi. O korkmazdı, korkuturdu. Ona Keskin Hasan, derlerdi. Gözlerinin
keskinliğinden değil, bıçağının keskinliğinden gelirdi adı. Ardında yedi leşi vardı ve yedisi de kayıtlara
‘Faili meçhul’ olarak geçmişti. Façasını bozduğu adamlarınsa, sayısını unutmuştu. Elbette günahı
çoktu fakat onun af dilemeye hiç niyeti yoktu.
Her daim çatık duran kaşlarını havaya kaldırdı. Derinden bir çıtırtı ilişmişti, kalkık kulaklarına. Issız
bahçede, bakışlarını gezdirdi. Nefesini tutup tekrar kulak kabarttı. Cırcır böceklerinin senfonisinden
başka ses yoktu. Bir sincap ya da bir tavşan olabilirdi. Ya da belki, hep tetikte olmaya alışık beyni, ona
bir oyun etmişti. Hınzırca gülümsedi. Yine de bir huzursuzluk, bir sıkıntı sardı içini. Gülümsemesi tütün
kokan dudaklarında donup kaldı. Korkmamıştı fakat içinden bir ses, korkması gerektiğini söylüyordu.
Yaşlanıyordu galiba. Bu gereksiz evhamın, başka bir açıklaması olamazdı. Tam elini, yarısı boşalmış içki
şişesine uzatmıştı ki, aynı ses yine takıldı kulağına. Çıtırtı dese, değil... Tıkırtı dese, değil... Bir yılanın,
kızgın çöllerde sürünürken çıkardığı hışırtı gibi bir sesti. “Ne yılanların boynunu kopardın sen Keskin
Hasan, bu neyin huzursuzluğu şimdi?” dedi. Arkasında sinsice dikilen yılandan habersizdi.
Oturduğu yerden kalktı. Daha fazla içip gaipten sesler duyarak, huzurunu kaçırmak istemedi. Sol
bileğini, tüm ihtişamıyla süsleyen saatine kaydı gözü. “Ulan Hasan, yine sabahı ettin,” dedi. Sesli mi
dedi, sessiz mi, bilemedi. Zira aynı anda başının arkasına çarpan şimşek onu sersemletti. Hayır,
sendelemedi... Hayır, düşmedi... Sallanmadı bile... Sadece sersemledi. Yılların Keskin Hasan'ının ensesi
de yüreği gibi alışmıştı, yediği darbelere.
Başını ağır ağır arkasına çevirdi. Hangi canına susamış şerefsiz yapmıştı bunu? Kimdi bu, yürek yemiş
zavallı? Ateş saçan gözlerini, karşısındakine dikti. Hain yılan, korkak yüzünü bir maskenin ardına
saklamıştı. Saklamıştı fakat Hasan onun kim olduğunu anlamıştı. O gözleri, o çakmak çakmak gözleri
nerede görse, bir bakışta tanırdı. Dudaklarından fısıltı şeklinde bir kelime döküldü. “Nankör...”
“Kapa çeneni,” dedi yılan, çıngırağını sallayarak. Aynı anda Hasan’ın karnına bir diz attı. Yere yığılırken
midesinden ağzına dolan kan, dudağının kenarından aktı. Bağırdığını sandı ama bağıramamıştı. Sinsi
yılan ne bağırmaya ne de saldırmaya meydan bırakmıştı. Düştüğü yerde, elini beline attı. Yıllardır bir
dakika bile yanından ayırmadığı silahını aradı fakat yılan daha hızlı davrandı. Bir hamlede çekip aldı
beylik tabancayı, Keskin Hasan'ın belinden. Işıldayan silahın kabzasıyla bir darbe daha indirdi başına.
Kısa bir an dünyası karardı Hasan'ın.
Yine de pes etmedi. Kuvvetini toplayıp dizlerinin üzerinde doğruldu. Yılanın bacaklarına dolanıp bir
hamlede yere devirdi. Üzerine abandı, vurmaya başladı. Onun tokadı, bu alemde meşhurdu. Hain
yılan da o tokadın şiddetini iyi bilirdi. Tanıdık fiske ile, başı yan tarafa savruldu hainin. Kocamış kurt
hırsını alamadı. Bir fiske daha salladı. Ne yazık ki yorgun kalbi, şu altında yatan yılandan daha haindi.
Elini kalbine götürdü, sıkı sıkı bastırdı. Sanki bastırırsa, kalbinin ihanetine bir son verebilecekti.
Hain yılan, Keskin Hasan'ın gücünün kalmadığını anladı. Fırsat bu fırsat deyip bir çırpıda Hasan'ı altına
aldı. Hâlâ elinde tuttuğu Keskin Hasan’ın silahını, iki kaşının ortasına dayadı. Aman, dilemeye vakit
bırakmadı. Zaten Keskin Hasan'ın da aman dilemeye niyeti yoktu. Ölümünün bir hainin elinden
olacağını, yarım asır önce bu camiaya düştüğünde zaten biliyordu. Yüreğini sızlatan, dost sandığı
kişinin ihanetiydi. Göz göze geldiler. Çakmak çakmak gözlerde acıma yoktu. Ne ara büyüdüğü belli
olmayan bir kin vardı. “Neden... Neden...” diyebildi Hasan. Fakat sorusunun cevabını duyamadı.
***
“Siz maktulün nesi oluyorsunuz?”
“Çalışanıyım Başkomiserim. Yirmi yıldır Hasan abinin yanında çalışıyorum.”
“Ne iş yapıyordu Hasan abin?”
“Tekstil fabrikaları ve çeşitli şehirlerde otelleri vardı Başkomiserim. İstanbul'da ve İzmir'de de onlarca
gece kulübünün sahibiydi.”
“Peki, sen bu iş yerlerinin hangisinde çalışıyordun?”
“Ben Hasan abinin korumalarından biriydim Başkomiserim.”
“Pek koruyamamışsın belli ki...”
Şerif Salman, kırk yaşlarında, iri yarı, tam da ilk görüşte koruma olduğu anlaşılan bir tipti. Dün öğlen
saatlerinde, Çatalca'daki çiftlik evine bıraktığı patronuna, bu sabah telefonla ulaşamayınca soluğu
çiftlik evinde almıştı. Neredeyse beş dönüm üzerine inşa edilmiş evin bahçe kapısının açık durduğunu
görünce işkillenmiş, silahına davranıp içeri girmişti. Patronu Hasan Salman'ı, evin terasında
öldürülmüş olarak bulmuştu.
(Başkomiser) Feride ve Komiser Selim, olay mahalline geldiklerinde, cesedin başucuna çömelmiş,
avuçlarında maktulün eli, ağlarken bulmuşlardı onu. Uzun süre cesedin başından kalkması için ikna
etmeye uğraşmışlardı. Olay Yeri İnceleme ekibinin ve Adli Tıp görevlilerinin gelmesiyle Şerif de
yıllardır gözü gibi koruduğu adamın elini bırakmaya razı gelmişti.
“Ben söylemiştim aslında. ‘Abi, yalnız kalma bu ücra evde, bırak ben de seninle kalayım,’ demiştim.
Fakat Hasan abinin sözünün üzerine söz söylemek bizim ne haddimize Başkomiserim. ”
“
Maktul, yıllar öncesinin ünlü kabadayılarından, Keskin Hasan lakaplı Hasan Salman'dı. Yetmiş dört
yaşındaydı. art arda açtığı gece kulüpleriyle, ülkenin saygın iş adamlarının arasında yerini almayı
başarmıştı.
Gün ışığının henüz vurmadığı sokağı, polis araçlarının ışıkları aydınlatıyordu. Dar sokağın başında
aracından inen Komiser Feride, sabahın köründe yardımcısı Selim’den gelen telefondan sonra apar
topar olay yerine gelmişti. Başkomiser Ahmet Baki'nin emekliliğinden sonra bu kaçıncı cinayet
soruşturmasıydı, sayısını unutmuştu Feride. Her ne kadar yeni Başkomiser de en az Ahmet
Başkomiser kadar iyi yürekli biri olsa da Selim ve Feride yine de eski günleri çok özlüyorlardı. Tek
tesellileri, Başkomiser Ahmet'in mutlu olduğunu bilmeleriydi.
Feride, cinayet mahallini çepeçevre saran mahalle sakinlerini sağa sola iteleyip Başkomiser Kemal ve
Selim'in yanına geldi. Başkomiser Kemal Oğuz, Ankara Emniyet Amirliği'nden İstanbul'a atanalı üç ay
olmuştu. Kırk iki yaşında olmasına rağmen deneyimleri ve başarıları sayesinde istese Emniyet Müdürü
bile olabilirdi. Fakat o, Cinayet Büro Başkomiseri olmaktan vazgeçememişti. Son üç ayda Feride ve
Selim'le çok iyi kaynaşmışlar ve sanki yıllardır bir arada çalışıyorlarmış gibi, uyumlu bir ekip olmayı
başarmışlardı.
“Üzerinden çıkan kimliğe göre maktulün adı Hasan Şahin, Başkomiserim. Altmış beş yaşında. Ölüm
sebebi ortada zaten söylemeye gerek yok. İki kaşının ortasından...”
“Uzatma Selim, sabah sabah hiç çekilmiyor.”
“Emredersiniz Başkomiserim.”
“Komiserim, maktulün kimliğini tespit ettik. Ünlü gazinoculardan, eski kabadayı Hasan Şahin. Namı
diğer Keskin Hasan... Kimliği üzerindeydi ama onu tanımayan yoktur zaten. Ülkenin onlarca şehrinde
gazinolar zinciri var. Sadece İstanbul'da iki gazinosu olduğunu biliyoruz. Yıllar önce bu şehrin en azılı
kabadayısıymış.”
“Kabadayının iyisi mi olur, Selim? Yeni adı gangster işte.



Yorumlar