KIRMIZILI KADIN

Sabah, Denizli horozunun bitmek bilmeyen kart sesiyle uyandı kadın. Küçük evinde
tüy hafifliğinde mutfağa ilerledi. Çay suyunu ocağa koyup balkon kapısından dışarı
süzüldü. Henüz gün yeni ağarıyor, güneş sarı gözlerini kırpıştırıyordu. Karşıda
İstanbul daha uyanmamıştı. Martı sesleri at kişnemesine karışıyordu.
Çay suyunun fokurdamasıyla çevirdi başını; mutfağa geçerken açık kırmızı elbisesi
havalandı. Yıllardır gecelik, pijama giyemeyen kadın, en hafif elbiseleriyle geceye
yatardı. Kaynamış suya sallama çayı daldırdıktan sonra tekrar mutluluğun huzurla
birleştiği balkonuna çıktı, salıncağına bağdaş kurdu. Çayından aldığı her yudumda
daha da rahatlıyor, o efkârlı, sıkıntılı İstanbul’dan biraz daha uzaklaşıyordu.
İstanbul’un karmakarışık yün yumağı sokaklarında az kaybolmamıştı. Bedenini değil
de ruhunu satmıştı ruh emicilere. Bedeninin bedelini ödeyerek gelmişti cennetten bir
kesit olan adaya…
Sepetinde mırıltıyla uyanan Duman, kafasını kaldırarak sevgiyle baktı kadına. Kadın
uzanarak başını şefkatle okşadı. Daha önce hiç kimse Duman kadar sevmemişti onu.
"Neyi eksikti ki diğer kadınlardan?" Kocaman kara gözlerine yaşlar doluştu. "Of!"
diyerek kalktı yerinden, balkonun ahşap korkuluğuna tutundu. İçine çekti adanın o
muhteşem, çiçek kokulu havasını. Sıcak sıcak esen yel, boynundan öperek geçti.
İşte, kendisini seven bir doğa harikası daha.
Duman’ı kucağına alarak içeri girdi, parmaklarının arasından kayan tüylerini
okşayarak nazikçe yere bıraktı. Takvim dalını koparmak istedi; öylece kaldı
01.06.1980 Pazartesinde. Tam bir ay olmuştu huzurunu bulalı. Küçük salonuna şöyle
bir göz gezdirdi, elini tay tüyü, bakır rengi kanepesinde dolaştırdı. Parmaklarıyla
kanepenin oynaşmasına izin verdi. Bir müddet sonra ojesiz tırnaklarına takıldı gözleri.
Koskoca bir ay tırnaklarına oje sürmemişti. Ne tırnakları oje gördü ne de dolgun
dudakları kırmızı ruj. "Büyük bir yükmüş meğer kendinden olmayan renkler," diye
düşündü. Sonra buraya ilk geldiği güne taşındı anıları.
Üzerine kayıtlı belge, telefon, adres bırakmadan çıkmıştı o gençliğini sömüren metruk
binadan. Ne yaptığı işi ne de İstanbul sokaklarını hatırlamak istiyordu. Akşamüstü
bırakmıştı kırmızılı kadını ruhsuz otağa. Yeni bir kimlikle çıkmıştı sokağa. Karanlık
sokağın kuytu köşesine sinmiş Duman’ı fark edene kadar bomboş gelecekti
sığınacağı adaya.
Yaklaştı yanına. O da bir erkekti. Doğduğundan beri ne acılar çekmişti kim bilir? Bunu
anlamak çok da zor değildi bakışlarından. Hırsızlık yapmış, karşılığında büyük bir
bedel ödemiş, insan adaletiyle kesilmişti kuyruğu. Kadın düşündü: "Ne adalet ama."
Sarı üzerine turuncu çizgileri, sayılı kaburgalarını kapatamamıştı. Açlıktan midesi
derisine yapışmış, kuyruğunun kesilmesinden sanki bir şeyler anlamış gibiydi. Artık
yemiyordu besbelli. O kedi ona baktı uzunca. Aldırış etmeden yoluna gidecekti.
Gidemedi. Küçük çantasına hem Beyoğlu’nun göğünü hem kediyi sığdırdı. Gecenin
karanlığında gözüken isli duman sarmıştı gökyüzünü. Duman koymuştu yaralı
erkeğin adını… Her ne kadar sarman olsa da. Tutmuştu feribotun yolunu.
Duman mırıldanarak bacaklarına sürtününce sıyrıldı hatıralardan. Aynanın karşısına
geçti. Yüzündeki her çizginin bir yaşanmışlığı vardı ona göre. Kaşlarının arasındaki
derin çizgi düzelmişti bir ayda; çatacak bir şey yoktu ki!
Kırmızı ojeyle işi bittiğinde, kırmızı rujunu aldı, son bir kez daha sürdü. Hırçınca
taradı dalgalı, uzun kumral saçlarını. O saçlar değil miydi yüzlerce sineği üstüne
çeken? Elbise dolabı kırmızının tonlarıyla doluydu. Uzun, yanlardan yırtık, kloş, ateş
kırmızısı elbisesini üzerine geçirdi.
Güneş iyice yükselmeye başlamıştı. Ekmeğe giden çocukların top oynamaya
daldıkları sokaklardan, faytonların tıkırtısını dinleyerek geldi vapura. Vapur saatini
beklerken bir ay önce buraya geldiğindeki heyecanı yoktu. Yanındaki genç simitçiden
iki simit aldı; birini kendisi, diğerini martılar için. Diline bir şarkı takıldı Sezen
Aksu’dan…
Ada vapuru yandan çarklı, bayraklar donanmış cafcaflı, simitçi kahveci, gazozcu…
Şinanay da yavrum şina şinanay. Şinanay da şinanay hoppa şinanay…
Yaşının rakamlarını üstünde taşımadığından bütün gözleri üstünde topladı. Kadın,
bakmalara aldırış etmeden sabah meltemi gibi geçti önlerinden. Cüretkâr bir oturuşla
oturdu, kendinden emin. Sarıyer’e vardıklarında martılarla girdiği simit savaşından
galip çıkmıştı. Büyük bir zafer kazanmanın verdiği edayla indi vapurdan. Denizin
ötesinde bir daha gidemeyeceği adayı süzdü uzaktan.
Şimdi sıra İstanbul’u yenmekteydi. Beyoğlu’na vardığında çantasından çıkardığı
sakızı attı ağzına. Bankamatiğin önünde hiç sıra beklemeden çekti geri kalan bütün
varlığını. Uzun topuklarının Arnavut kaldırımını aşındırışı ilk değildi. Yine de dimdik,
yine de ayakta durmuştu. Giden ömrünün arkasından ağlamak, yas tutmak nerede?
Kalanı da varsa eğer, şimdi satışa çıkaracaktı. Üç katlı gri, yer yer duvarları
dökülmüş, köhne denmeyecek fakat yeni de olmayan, bedenlerin çürüdüğü, ruhların
yok edildiği katil binanın önünde durdu.
Henüz öğlen olmamıştı, lakin kalabalık erkek güruhu tam da karşısındaydı. Kadını
gören bir adım geri çekilip yol verdi. Yavaş yavaş çıktı taş merdivenlerden. Ah, bu
merdivenler... Eski gözler, yeni gözler merakla süzmekteydi. Onun gözleri ise
başkasını arıyordu. Topuklarının tık tık sesleri o binadan ayrılacağı akşama götürdü
kadını.
O gün getirilmişti, "çalı süpürgesi." Kırmızı halının üstüne atmışlardı parlayan bir çul
gibi. Küçük bedeni yerde titriyordu, kıvrılıp cenin haline geldiğinde kan sızıyordu her
hücresinden. Eliyle yüzünü çevirdi kendisine. Belki on beş, belki on altısındaydı. Çok
çekici değildi; sarı benizli, biraz da çilliydi. Boyu posu iyiydi. Masumdu. Tıpkı kendisi
gibi, diğerleri gibi. Korkmuştu. Belliydi her halinden; belki pezevengin birine gönlünü
kaptırmıştı, belki köyden kaçmıştı. Bunları düşünecek hâlde değildi. O, bedelini
ödemişti ve gidecekti.
Dayanamadı. Köşeye çekilmiş, başını bacaklarına gömmüş kızın yanına gitti. Tek bir
soru, tek bir cevap alacaktı. “Adın ne?”
“Gülse,” dedi, gülmeyerek.
“Bekle beni,” dedi. “Gerekirse sonsuza kadar bekle.”
Ablanın odasını tık tıkladı. Peştunyan: “Sen gitmedin mi kız! Kestik ya senin hesabı.
Ne bekliyorsun daha?”
“Kestik, kestik de,” dedi kadın. “Yeni bir kız gelmiş. Daha on altısında yok. Nasıl
kıyacaksın Peştunyan?”
Peştunyan, memelerini hoplatarak güldü. “Senin gibi bir güzelliğe kıydım da o çirkine
mi kıyamayacağım?”
“Sana bir teklifim var. Bu kızı bana ver. Ne istersen vereyim.”
Peştunyan ona alıcı gözlerle baktı. “Ne istersem mi?”
“Evet, ne istersen…”
Peştunyan: “Para istemem senden. Yine bana çalış. Hâlâ güzelsin, hâlâ alımlı.
Gelenler ilk önce seni soruyorlar.”
“Tamam,” demişti kadın. “Tamam. Tek bir şartla: Ben gelene kadar çalıştırma bu kızı.
Bir ay sonra buradayım.”
İşte buradaydı. Hızla çıktı bir üst kata. Kapıyı çalmadan daldı içeriye. Karşısında
oturan kadın biraz şaşkınlıkla, biraz da sevinerek “Ooo, hoş geldin Yosma. İnan
beklemiyordum. O özgürlüğün tadını aldı, sümüklü için gelmez demiştim.”
“Hiç tanıyamadın mı beni…”
“Tanımam mı…”
“Hem geldiğine sevindim.”
“Sevinirsin tabii ki, az mı kazandırdım sana?” Çantasından bir miktar para çıkardı.
“Bu, Gülse’nin özgürlüğü için gerekli olan para.” Karşısındaki yaşlı, bıyıklı kadın
gülümseyerek aldı. “Bu yetecek mi?” dedi sırıtarak. İçinden geçirdi: "Sümüklü Gülse
için çok bile.”
Her şey kötü gidecek değildi ya bu hayatta. İkişer üçer indi merdivenlerden aşağıya.
Gülse hâlâ bıraktığı yerde, kapı arkasını bekleyen çalı süpürgeydi.
Gülse’nin ellerini ellerinin içine aldı, şefkatle baktı gözlerine. Tam bir ay düşünmüştü
bu sahneyi. Elinin içine bir anahtar, bir adres bıraktı. “Haydi! Giyin üstünü, artık
özgürsün!”
Hiç bu kadar mutlu olmamıştı kadın, yüreği coşmamıştı on yedisinden beri. Gülse
aşağı indi, beyaz giymişti. Kadın elindeki çantayı verdi Gülse’ye.
“Haydi, git! Bir daha dönme buralara. İyi bak Duman’a…”
Gülse uzaklaşırken o döndü mekâna, kırmızı şarabını koydu kadehe. Ada şimdi
içindeydi, huzur bu kırmızı kadehte.
Belli mi olur, belki bir gün dönerdi adaya. Peştunyan yukarı kattan seslendi: “Alev,
haydi! Emekli oldun sen de, git kızın arkasından.”



Yorumlar