SON KALE

FULYA YENİDEMİR
Müzenin yüksek tavanlı koridorlarında yankılanan tek ses, Marcel’in adımlarıydı. Gaz lambasının camına çarpan metal halkası her adımda ince bir çınlama bırakıyordu. Sanki bina hâlâ direniyor ve tamamen ölmeyi reddediyordu.
Dışarıda dünya çoktan vazgeçmişti.
Paris, külden yapılmış bir mezarlıktan ziyade çürümeyi çoktan kabullenmiş bir bedendi. Gökyüzü kirli griydi. Rüzgâr sadece soğuk değil, zehir taşıyordu. İnsan, kendini öldürmeyi öğrenmişti.
Marcel durdu. Gaz lambasının titrek ışığı, yüzündeki derin yarıkları andıran çizgileri ve günlerin isiyle katmanlaşmış sakallarını aydınlattı. Üzerindeki palto, dışarının zehrini ve tozunu emmekten kendi başına ayakta durabilecek kadar sertleşmiş, omuzlarına ağır bir yük gibi binmişti. Zayıflıktan fırlamış elmacık kemikleri, her nefes alışında gerilen boyun damarlarıyla birleşince, o da tıpkı Paris gibi ayakta durmaya çalışan bir harabeyi andırıyordu. Parmak uçları soğultan morarmıştı.
Lambayı kaldırdı.
Karşısında Mona Lisa.
“Yine mi gülümsüyorsun?” dedi.
“Hiç utanmadan bakıyorsun.”
Mermerin üzerine çöktüğünde, zayıflıktan fırlamış elmacık kemikleri gaz lambasının ışığında keskin gölgeler oluşturuyordu. Bir zamanlar düzgünce taranmış olan saçları şimdi yağ ve tozla birbirine yapışmış, sakalları ise göğsüne doğru düzensizce uzamıştı.
Tablodaki kadının dingin yüzüne bakarken, kendi vahşi ve bakımsız görüntüsü mermerin cilalı yüzeyinde silik bir hayalet gibi belirdi.
Dizlerinin sesi mermerde yankılandı. Bez çantasını açtı. İçinden ezilmiş bir konserve kutusu çıkardı. Kenarları pas tutmuş, etiketi silinmişti.
“Bunun ne olduğunu hiç bilmiyorum” dedi. “Belki fasulye. Belki de son kalan bir hayvanın parçaları.” Omuz silkti.
Bıçağıyla kapağı zorladı. Metal, tiz bir çığlık attı.
“Duydun mu?” dedi. “Bu ses… Medeniyetin son kırıntısı.”
Kapağı kopardı. İçinden çıkan koku ağırdı, çürümeye yakındı. Kaşığını daldırdı. Bir an durdu, sonra ağzına götürdü.
Çiğnedi.
Yüzü buruştu, güçlükle yutkundu.
“Artık tat diye bir şey yok” dedi. “Açlık tadı öldürür.”
Bir kaşık daha aldı.
“Sen hiç aç kaldın mı Lisa?” diye sordu. “Hiç kendi bedenini kemirmeyi düşündün mü? İnsanlar düşündü. Dışarıdakiler bunu düşündüler.”
Gözleri karardı.
“Birini gördüm” dedi. “Kendi kolunu kesmeye çalışıyordu. Donmadan önce yemek istiyordu.”
Kaşığı titrese de yemeye devam etti.
“Ve sen…” dedi. “Hâlâ gülüyorsun.”
Bir an durdu. Nefesi ağırlaştı.
“Jeneratör ölüyor” dedi. “Isı giderse sen de gidersin. Çatlayacaksın. Yüzün dökülecek. O meşhur bakışın… Çamur olacak.”
Kaşığı yere attı. Metal ses salonda yankılandı.
“Belki de hak ediyorsundur” dedi aniden sertleşerek. “Belki de hiçbirimiz hatırlanmamalıyız.”
Sessizlik çöktü.
Sonra...
Güm!
Marcel’in başı kapıya doğru çevirdi.
Güm!
“Evet” dedi. “İşte geliyorlar.”
Ayağa kalkmaya çalıştı. Doğrulduğunda, titreyen bacaklarına rağmen duruşunda vahşi bir diklik vardı. Gözlerindeki o boşluk, yerini hayvani bir savunma içgüdüsüne bırakmıştı. Terle karışmış kir alnından süzülüyor, dişlerini sıktığında boynundaki damarlar birer halat gibi dışarı fırlıyordu.Tüfeği aldı. Bu kez tereddütsüzdü.
“Açmayacağım” dedi. “Kimseyi içeri almayacağım.”
Kapıya doğru yürüdü. Her adımı bir öncekinden daha sertti.
“Bu bina son kale” dedi.
“İçeri girerlerse her şey biter.”
Bir darbe daha aldı kapı. Tahta çatladı.
Marcel dişlerini sıktı.
“Sanat… İnsandan daha uzun yaşar” dedi. “İnsan geçici. Sen kalıcısın Lisa.”
Tüfeği kaldırdı. Kapıya doğrulttu.
O an...
Bir çığlık.
İnce. Yırtıcı.
Bir çocuk.
Marcel’in parmağı tetikte dondu.
“Hayır” dedi. “Bu bir oyun.”
Bir ses daha:
“Lütfen…”
Bu kez daha zayıf.
Marcel’in nefesi kesildi.
“Sus” dedi kendine. “Duyma. Duyarsan açarsın.”
Kapıya bir darbe daha geldi. Tahta yarıldı. Soğuk içeri sızdı.
Marcel geri döndü. Gözleri Mona Lisa’ya kilitlendi.
“Bana öyle bakma” dedi.
“Sen hiçbir şey bilmiyorsun. Açlık nedir bilmiyorsun. Korku nedir bilmiyorsun.”
Ama o bakış…
Yargılamıyordu.
Bu daha kötüydü.
Marcel bağırdı:
“Bir şey söyle be kadın!”
Sessizlik.
Tüfek titredi.
“Eğer seni korumak için onları öldürürsem…” dedi sesi çatlayarak.
“…ben kim olurum?”
Kapı bir kez daha kırıldı. Bir el aralıktan içeri uzandı. Çatlamış, kanlı.
Marcel refleksle tüfeği doğrulttu.
Tetiğe bastı.
Silah patladı.
El geri çekildi.
Dışarıdan bir çığlık yükseldi.
Gerçek.
Keskin.
İnsan.
Marcel dondu.
Silah elinden kaydı.
“Yaptım…” dedi. “Yaptım.”
Sessizlik bir anlığına her şeyi yuttu.
Sonra...
Ağlama.
Çocuk.
Bu kez daha yakın.
Marcel’in dizleri çözüldü.
“Artık geri dönüş yok” dedi.
“Artık hiçbir şey temiz değil.”
Yavaşça ayağa kalktı. Kapıya yürüdü.
Sürgüyü tuttu.
Titredi.
“Birini öldürdü,” dedi Lisa’ya bakmadan.
“Şimdi seni mi kurtaracağım?”
Gözlerini kapadı.
“Ya da kendimi mi?”
Kapıyı açtı.
Soğuk içeri doldu. İnsanlar içeri yığıldı. Açlık, delilikle karışmıştı. Gözlerinde akıl yoktu.
Bir adam hemen duvara saldırdı. Çerçeveyi söktü. Ahşabı parçaladı.
“Yak!” diye bağırdı başka biri.
Bir başkası yere düşen kadını tekmeledi. Ekmek yoktu. Merhamet de yoktu.
Marcel geri çekildi.
“İşte bu” dedi. “Gerçek bu.”
Bir kadın, duvardaki tabloyu dişleriyle yırtmaya başladı. Bez lif lif koptu.
“Dur” demedi Marcel.
Diyemedi.
Sonra küçük bir kız öne çıktı.
Diğerlerinin arasından, kirli, zayıf.
Ama gözleri hâlâ bakıyordu.
“Orada ne var?” diye sordu. Parmağıyla arkadaki karanlık salonu işaret ediyordu.
Marcel arkasına döndü.
“Sadece bir yüz” dedi.
“Hâlâ insan olan bir yüz.”
Kız yürüdü.
Salona girdi.
Durdu.
Uzun süre baktı.
Sonra Marcel'e fısıldadı:
“Gülüyor…”
Arkasında alevler yükseldi. Çerçeveler kırıldı. Boyalar karardı. Duman tavana vurdu.
Bir adam Mona Lisa’nın bulunduğu salona doğru baktı.
Marcel anında araya girdi.
İlk kez.
Geç kalmış bir refleks.
“Oraya dokunma” dedi.
Adam güldü. Dişleri kararmıştı.
“Yakacak” dedi.
Marcel gözlerinin içine baktı.
Geri çekilmedi.
“Hayır” dedi.
Sessizlik.
Kısa ama keskin.
Adam bir adım daha attı.
Marcel yerden tüfeği aldı.
Boştu.
Yine de doğrulttu.
“Bu kez…” dedi, “gerçekten ateş ederim.”
Yalan söylediğini ikisi de biliyordu.
Adam durdu.
Geri çekildi.
Alevler büyüdü.
Marcel yavaşça diz çöktü.
Gözlerini kapadı.
Konserve kutusu hâlâ yerdeydi. İçindeki son parça külle karışmıştı.
Açlık bitmemişti.
Fakat bir şey değişmişti.
Marcel başını kaldırdı.
Kız hâlâ tabloya bakıyordu.
Ve ilk kez...
O gülümseme yalnız değildi.
Karanlık çöktü.
Bu kez içinde bir tanık vardı.




Yorumlar