top of page

VAKİT TAMAM

Yazarın fotoğrafı: YEŞİM YÖRÜK
YEŞİM YÖRÜK
4 Şub
6 dakikada okunur

Gözlerini açtı. Uykunun tekdüzeliğine alışmış nefesi, kalbinin çarpıntısına ayak uydurmak ister

gibi hızlandı. Yorgun bedenini dirseklerinin yardımıyla yukarı çekti ve sırtını karyolasının

başlığına dayadı. Gözlerinin karanlığa alışmasına fırsat vermeden, başucundaki abajurdan

sarkan ipe uzandı. İple aynı anda çekti nefesini içine, soluk sarı ışık etrafını sararken bir “Of,”

sesi eşliğinde bıraktı. Gözü abajurun yanı başında duran saate takıldı. 03:07… Her gece

olduğu gibi yine aynı saatte uyanmıştı.

Doğruldu, bacaklarını yataktan aşağı sarkıttı. Çıplak ayaklarını taş zemine değdirmeden önce

parmak uçlarıyla yeri yokladı. Sandığı kadar soğuk değildi zemin ama sanki biraz ıslaktı,

aldırmadı. Ayaklandı, aynı anda pencereye çevirdi bakışlarını. Issız bir karanlık, kalın bir perde

gibi kaplamıştı pencereyi. Göz gözü görmüyordu. Dışarıyı göremese de günlerdir bitmek

tükenmek bilmeyen rüzgârın uğultusunu duyabiliyordu. Buraların yağmuru, fırtınası

bitmezdi, bilirdi bilmesine ya, bu kış sanki daha bir çetin geçeceğe benziyordu.

Yatağına çevirdi başını. Vazgeçti… Kaçmıştı bir kere uykusu. Artık uyuyamazdı. Köşedeki

çalışma masasına yöneldi. Döner sandalyesini çekti. Ürkek bir gıcırtıyla isyan etti sandalye

varlığına. Aldırmadı gıcırtıya, bırakıverdi kendini yumuşak oturağa. Parmaklarını masanın

tahtasında amaçsızca tıkırdattıktan sonra köşede duran kum saatine uzandı. Kaldırıp, önüne

yaklaştırdı. El kadardı ama içindeki kumdan olacak, ağırdı. Üzerindeki tozu bir üfürükte etrafa

savururdu. Ters çevirip tam masanın ortasına koydu. Yıllar önce bir arkadaşı hediye etmişti

ona bu saati ya kimdi, şimdi çıkaramadı. Eğildi, iki kolunu birleştirip masanın kenarına koydu,

üzerine çenesini dayadı. Bir süre hayranlıkla, daracık geçitten akan krem rengi tanelere baktı.

Zaman, ne anlamsız bir kavramdı. Akıp gitmeye mahkûm bir anın adı olmaktan öteye

gidemiyordu. Acelesi vardı üstelik, tutması imkânsız bir hızla geçiyordu. „Geçerse geçsin,“

diye fısıldadı. Ne zaman umurundaydı artık onun ne de mekân. Nasıl olsa bu odaya, bu eve,

bu hayata sıkışıp kalmıştı. Alışmıştı da üstelik.

Sızlayan dirseklerini masanın kenarından çekti. Ayağa kalkıp acelesi olan zamana inat, ağır

adımlarla kapıya yürüdü. Tam kapının sapına elini atmıştı ki yine o genzini yakan keskin koku

yapıştı burnunun ucuna. Karanfil kokusu… Her gece, aynı saatte, hep bu kapının önünde

yakalıyordu onu bu, baygın, baygın olduğu kadar huzur veren tatlımsı koku.

Her gece aynı saatte uyanması garipti, hep aynı anda, aynı yerde burnuna karanfil kokusunun

çalınması garipti fakat en az bunlar kadar garip bir şey daha vardı. Koku nereden geliyordu?


Odasında, evinde hatta bahçesinde tek bir dal dahi karanfil çiçeği yoktu. „Hepsi o melun

hastalığın suçu,“ dedi bir eliyle burnunun ucundaki kokuyu savuşturup diğeriyle kapıyı

açarken.

Dar ve karanlık koridorun duvarında kararlama gezdirdi elini. Zar zor denk geldiği düğmeye

dokunur dokunmaz soluk bir cızırtıyla açıldı ışık. Karanfil kokusunu ardında bırakıp çekti

odanın kapısını, mutfağa doğru ilerledi. Tezgâhtaki şerbet dolu sürahiye uzandı. Diğer elini

rafa uzattı, bir bardak aldı. Ağır ağır sürahideki kırmızı sıvıyı bardağa boşalttı. Bir dikişte içti.

Şerbetin mayhoş tadı dişlerini kamaştırdı. Yetmemişti, bir kez daha birleştirdi sürahinin ince

burnunu bardağın kenarıyla ve tam o anda, beklediği diğer gariplik de gerçekleşti. Kesik kesik,

arada konuşarak ağlayan, boğuk bir kadın sesi… Ne dediği asla anlaşılmayan, ne var ki çok da

yabancı gelmeyen, esrarengiz bir kadın sesi… Birazdan dinecekti bu ağlama, biliyordu,

öğrenmişti artık. Bilmediği, defalarca dip köşe aradığı evde bu sesin sahibini neden

bulamamış olmasıydı. Hani, inanacak olsa, evi hayaletler bastı, diyecekti ama inanmıyordu

böyle safsatalara. Bu yaşadıklarının kesin bir açıklaması olmalıydı.

Yalnızlıktı belki de onu böyle histerik yapan. O seçmemişti ki yalnız olmayı. Eskiden etrafını

saran kalabalık, hastalandığından beridir, birer birer yok olup gitmişti. Hastaydı, evet. Dilinin

dönmediği bir adı vardı hastalığının ama neydi, unutmuştu şimdi. Agorafoo… Yok,

hatırlayamadı. Zorlamadı kendini hatırlamak için. Evden dışarı çıkamama hastalığı, demek

yetiyordu ona. Neden yakalanmıştı bu hastalığa, ne zaman yakalanmıştı artık hatırlamıyordu.

Her şey bir anda olmuş ve sevdiklerini yavaş yavaş ondan çekip koparan bu hastalığın ve bu

evin esiri olmuştu.

O istemez miydi dışarı çıkıp mis gibi havayı, derin derin ciğerlerine çekmeyi. Yüzünü güneşin

sıcağına teslim etmeyi. Kırlarda koşmayı, denizde yüzmeyi hatta bir kaçamak yapıp sabahlara

kadar bir meyhanede içmeyi. İsterdi ama bu eve hapsolduğundan beridir, değil dışarı çıkmak,

pencereden bile bakamıyordu. Hoş, son zamanlarda pencereden baktığında ya sis ya bulut ya

karanlıktı ya gördüğü, hep bu kıştan sebepti bu kasvet, biliyordu, geçecekti.

Dediği kadar da yalnız değildi aslında. Bir kedisi vardı, adı Şeker, şimdi kim bilir hangi kuytuda

miskinlik eden. Canı istediğinde çıkardı ortaya, bacaklarına sürtünür, mamayı kapana kadar

bırakmazdı sırnaşmayı. Ara sıra da evinin önünden gelip geçenler olurdu. Yok, görmezdi kim

olduklarını, bakamazdı ki pencereden. Ayak seslerini duyardı. Nadiren de konuşma sesleri

karışırdı, ayak seslerine. Kaç kez ayak seslerini duyup kapıya koşmuştu ve kaç kez kapının


sapında asılı kalmıştı titrek elleri. Cesaretsizdi, başka bir açıklaması yoktu bunun. Belki de

gerçekten hayaletlerin bastığı şu evden bile korkmayan adam, küçücük bir kapı sapından

deliler gibi korkuyordu.

İşte ses kesilmişti. Neye ağlıyordu kim bilir ya da kime, bu sefer düşünmedi. Hâlâ elinde

duran sürahiyi yerine koydu. Bardağı da yanına. Bir ıslaklık hissetti göğsünde. Başını önüne

eğdi. „Kahretsin!“ dedi, ağız dolusu. Üzerine şerbet dökülmüştü. Çıkmayacaktı lekesi,

biliyordu. Diğerlerinden de çıkaramamıştı. Pijamasının düğmelerini yavaş yavaş açarak

odasına gitti. Gardırobun kapağını açtı. Üst üste katlanmış yüzlerce pijamadan birini çekti aldı

aradan. Üstündekini çıkarıp gardırobun dibindeki diğerlerinin yanına fırlattı. Yenisini giydi ve

yatağına girdi. Kalın yorganı boynuna kadar çekerken, başını yastığa sıkıca gömdü. Hatırladığı

son şey göğsünden kopan bezgin nefesinin yüzüne yansıyan huzursuz buğusu oldu.

...Gözlerini açtı. Uykunun tekdüzeliğine alışmış nefesi, kalbinin çarpıntısına ayak uydurmak

ister gibi hızlandı. Yorgun bedenini dirseklerinin yardımıyla yukarı çekti ve sırtını karyolasının

başlığına dayadı. Gözlerinin karanlığa alışmasına fırsat vermeden, başucundaki abajurdan

sarkan ipe uzandı. İple aynı anda çekti nefesini içine, soluk sarı ışık etrafını sararken bir „Of,“

sesi eşliğinde bıraktı. Gözü abajurun yanı başında duran saate takıldı. 03:07… Her gece

olduğu gibi yine aynı saatte uyanmıştı…

***

Bir ses duyar gibi oldu. Sanki biri parmaklarını tahtada tıkırdatıyordu. Başını, gömdüğü

mezardan kaldırdı. Hıçkırıkla karışık bir nefes alış verişle sarsıldı göğsü. Gözleri şişmiş, yüzüne

nemli toprak taneleri ve mezarı baştan aşağı kaplayan yüzlerce karanfilin birkaç yaprağı

yapışmıştı. Umurunda olmadı… Saçları esen rüzgârda savruldu. Bitmek tükenmek bilmeyen,

günlerdir usul usul uğuldayan, sanki onunla birlikte acısına ağıt yakan rüzgâra meydan

okurcasına dikti mağrur başını. Yine ağlamak geçti içinden, yine bağıra bağıra, isyan ede ede

kadere, ağlamak. Tuttu gözyaşlarını, ağlamadı.

Yanı başında duran küçük sandığın işlemeli kapağını okşadı, usulca yerinden kaldırdı,

kucağına koydu. Kapağını açarken iç gıcıklayan bir gıcırtı sardı dört bir yanı. Yirmi beş yıl

olmuş muydu, kocası ona bu sandığı hediye edeli. “En güzel anılarımızı sakla içinde,” demişti

verirken. İlk günden beri en mutlu olduğu anlara şahitlik eden anıların durduğu derinliğe

daldırdı elini. O kadar çoktu ki hatıralar, ilk hangisine dokunacağını bilemedi. Nihayet birinde

karar kıldı. Kıymetli bir ziynet eşyasını taşır gibi dikkatle çekti çıkardı sandıktan. Bir dal


kurumuş karanfil, esen rüzgâra inat ayakta durmaya çabaladı. Kocasının ona aldığı ilk çiçek…

O gün dün gibi beliriverdi zihninde. Acıyla kıvrandı. Aynı itinayla yerine koydu, yılların

ağırlığına gücü yettiğince dayanmaya çalışan kuru karanfil dalını. Yine aynı çığlık eşliğinde

kapattı sandığın kapağını. Mezarın yanına yavaşça bıraktı. “Bak sana ne getirdim sevgilim,”

derken, gırtlağından çıkan boğuk sesi tanıyamadı. “Ben yokken anılarımız sana eşlik edecek.

Yalnız kalmayacaksın artık.”

Ağır hareketlerle ayağa kalktı. Başı döner gibi oldu, sendeledi. Kaç gün olmuştu, en son sıcak

bir yatakta uyuyalı, saymamıştı. Kocasını ondan koparan o lanetli günden sonra gün saymayı

bırakmıştı.

Bir eliyle dönen başını avuçladı, diğeriyle, düşmemek için mezarın başucuna çakılmış tahtaya

tutundu. Tahtanın dibine çömeldi bu sefer. Beyaz tebeşirle, Orhan Kozoğlu yazmıştı biri

üzerine. Kim yazmıştı, hatırlayamadı. Parmaklarını gezdirdi en sevdiği ismin üzerinde. Hemen

altındaki tarihi eliyle kapattı. İnanmak istemiyordu o günden beri yanında olmadığına.

Kadının ayaklarına sürtünen bir kedi, huzursuz bir sıçrayışla, mezarın üzerine atladı. “Şeker,

yapma kızım!” diye tatlı sert azarladı kediyi. “Rahatsız etme babayı,” diye devam etti kediyi

şefkatle kucaklarken. Sanki, en az bir aydır toprağın altında yatan adam, Şeker’in

hoplamasından rahatsız olacakmış gibi. Zar zor ayağa kalktı, “Hoşça kal sevgilim,” dedi

gözlerini mezarın üzerindeki karanfillere dikerek. “Yarın yine aynı saatte görüşeceğiz.”

Arabasına doğru sürüklediği ayakları ayrılmak istemese de o kederli mekândan, gitmeliydi

artık vakit tamamdı. İsteksiz bir hamleyle açtı aracın kapısını. Şeker’i itinayla taşıma çantasına

yerleştirdi, kendi de bindi. Anahtarı çevirdi, horultuyla çalıştı araba. Aynı anda radyodan bir

ses yükseldi. İçinin yangınına benzin döken sese konuşması için fırsat vermeden kapattı

radyoyu. Biliyordu çünkü duyacaklarını, başkasından dinlemeye ihtiyaç yoktu. O vahşet anına

gözleriyle şahit olan ilk kişi değil miydi kendisi? Her şeyi biliyordu zaten daha nesini

duyacaktı? Silecekleri açtı. Zihni kadar bulanık cam, iki hamlede parladı. Önce yavaş yavaş

sonra hızla uzaklaştı, hayatını adadığı adamın yeni ikametgâhından. Yarın nasılsa yine aynı

saatte, yine aynı yerde olacaktı. Kapattığı radyonun ardındaki ses ona inat tüm ülkeye bütün

gerçekleri anlatmaya devam ediyordu.

Sevgili dinleyicilerimiz, Psikiyatrist Orhan Kozoğlu cinayeti hakkındaki yeni gelişmeleri sizlere

canlı canlı aktardığımız programımız, “Faili Meçhul Kalmasın” ile yine karşınızdayız. Bugünkü

konuğumuz, emekli Adli Tıp uzmanı Bekir Karagül. Kendisinden Orhan Kozoğlu cinayetini


aydınlatacak bilgiler almayı umuyoruz. Sanmıyoruz ama yine de Orhan Kozoğlu cinayetinin

detaylarını hâlâ bilmeyenler için elimizdeki bilgilerden derlediğimiz kısa bir özet geçmek

isteriz. Orhan Kozoğlu bundan bir ay önce evinde canice öldürülmüş olarak bulundu.

Maktulün kendi gibi doktor olan karısı Dilek Kozoğlu üç günlüğüne gittiği tıp konferansından

döndüğünde hayatının şokunu yaşadı. Kocası delik deşik edilmiş vaziyette yatak odasındaki

yatağında yatıyordu. İlk belirlemelere göre Orhan Kozoğlu gece yarısından sonra saat 02:00

ilâ 04:00 arasında katledilmişti. Cinayet aleti bulunamamıştı. Evde katile dair bulunan tek iz,

cesedin yanına bırakılmış bir kum saati ve bir kağıda yazılmış, “VAKİT TAMAM…” notuydu.

Yaklaşık bir aydır süren soruşturmada Cinayet Büro ekibi, maktulün bir süredir kimliği belirsiz

kişiler tarafından tehdit edildiği bilgisine erişmişti. Bu bilgiye göre Psikiyatrist Orhan Kozoğlu

bundan üç ay önce katıldığı Ulusal Anksiyete Kongresi’nde gerçekleştirdiği Agorafobi

sunumundan hemen sonra oteldeki odasına döndüğünde, içinde, „YAŞATTIĞINI

YAŞAYACAKSIN!“ yazan bir mektupla karşılaşmıştı. Maalesef bu tehditi ciddiye almamış ve

olaydan ne polise ne karısına ne de iş arkadaşlarına bahsetmişti. Şimdilik bize verilen bilgiler

bu kadarla sınırlı. Daha fazlası Emniyet Teşkilatında ve tabii Cinayet Büroda saklı. Bizler, bir

aydır çözülemeyen bu gizemli cinayet için Emniyet’in başarısızlığı demek istemiyoruz tabii

sevgili dinleyicilerimiz fakat durum onu gösteriyor ki Orhan Kozoğlu’nun katili faili meçhul

kalma yolunda istikrarla ilerliyor. Şimdi konuğumuza soruyoruz, siz bu konuda ne

düşünüyorsunuz sayın Bekir Karagül?..

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


FİKİR

SANAT

EDEBİYAT

NEDEN YAZMALIYIM?

Bilime göre hikaye veya metin yazmak:

   * Duyguları yöneten bölüm.

   * Hafızayı yöneten bölüm. 

   * Mantık ve karar verme bölümünü.

Aynı anda çalıştırır. Yani yazmak, beynin

birçok yerini aynı anda çalıştıran nadir aktivitelerden biridir.

​

Bu yüzden düzenli yazan insanlarda: 

Düşünme becerisi güçlenir, olaylar arasında bağlantı kurma kolaylaşır, stres azaltır, duygular daha sağlıklı ifade edilir...

İLETİŞİM

Öykülerinizi Bize Gönderin.

bottom of page