ÜÇ RENK

“Şurda ağacı seyreden çocuk, Engin. Fakat bazı sorunları var. Onu istemeyebilirsiniz.”
“Müdire hanım, eşim ve ben koruyucu aile olmak için buradayız. En korumaya muhtaç çocuk
hangisiyse biz ona talibiz. Tabii o da bizi severse. Anlatın lütfen.”
“O zaman size açık konuşacağım. Engin melankolik, düşünceli,mutsuz bir çocuktur. Hiçbir
şeyden zevk almaz. Birkaç aileyle deneme süreci yaşadık. Fakat, ‘Bir türlü yüzü gülmüyor, asla
memnun edemiyoruz,’ diyerek bıraktılar. Onu biraz olsun tebessüm ettirebilen sadece şu ağaç!
“O zaman ağaçlara ilgisi var.”
“Ağaçlara değil, Yeşim hanım. Sadece o ağaca. Engin’in asıl sorunu renkleri ayırt edemiyor.
İlginç olan şu ki; o ağacın yeşil olduğunu biliyor. Şimdiye kadar başka ağaçlar da dahil hiçbir
yeşile ‘Bu yeşildir,’ diyemedi. Herşey ona göre siyah ve beyaz…”
Yeşim eşine dönüp kabul bekleyen gözlerle baktı. Onayını aldı. “Müdire hanım, bizi Engin’le
tanıştırabilir misiniz?”
Kadın umutsuzca “Tabii, buyrun” diyerek kibarca yolu gösterdi.
***
Geçmişime ait ilk anım,bir ağacın dibine terkedilişimdi.
“Burda bekle,” dediklerini hatırlıyorum, “Seni alacaklar.”
Geceydi. Karanlıktan ölesiye korkuyordum. Tek görebildiğim ay ışığında aydınlanan ağacın
yapraklarıydı. Görebildiğime sığındım. Sabaha kadar ona sarıldım. Sanki o da bana kol kanat
gerdi. O vaziyette uyumuşum. Gözlerimi açtığımda müdire hanımı gördüm. Ama görüşüm
değişmişti. Sabah olmamıştı sanki. Yüzler, eşyalar, oyuncaklar hatta balonlar hepsi solmuştu.
Dünyayla birlikte çocuk ruhum da kararmıştı.
Sonradan öğrendim, o sabah renkleri kaybetmişim. Sıkıldım diyordum, karanlık diyordum ama
anlatamıyordum. Renkler yok, diyemiyordum. Ögrenmemiştim ki daha renkleri.
Öğretmeye çalıştılar.
“Engin, bu ne renk söyle bakalım?”
“Siyah gibi.”
“Hayır Engin, bu kırmızı. Peki gökyüzü ne renk?”
“Bazen çok beyaz, bazen az beyaz.”
Sadece ağacım başkaydı! Ne siyahtı ne beyaz… Bana neşe veriyordu.
Sordum bir gün ağacımı göstererek. “Bu ne renk?” dedim. Yeşilmiş.
“Yeşili seviyorum” dedim. “Bu da yeşil, bak” dediler. Hayır, o balon siyahtı.
“Bak, bu da yeşil Engin, sevdin mi?”
“Hayır, o oyuncak biraz siyah, birazı da beyazlı…”
Benim için üç renk vardı. Siyah, beyaz bir de ağaç. Siyah ve beyaz çoktu. Ama ağacımdan
başka hiç yeşil yoktu. Ta ki o güne kadar….
***
“Engin, merhaba, nasılsın? Seninle tanışabilir miyim? Benim adım Yeşim.”
Solgun gözlerini gözlerime dikti. İçimin o masum gözlere aktığını hissettim. Dizlerimin üzerine
çöktüm, bakışıyorduk. Gördüğüm en güzel somurtan çocuk yüzüydü. Bir müddet hiçbir şey
söylemedi. Sonra yüzünde bir tebessüm belirmeye başladı. Heyecanlandım.
“Engin, beraber seyredelim mi ağacını, yanına oturmama izin verirmisin?”
Tebessümü iyiden iyiye arttı. Dudaklarını araladı, “Oturabilirsin,” diyeceğini sandım. Ama o
bambaşka bir cevap verdi.
“Gözlerin,” dedi.
Gülüşü artık yüzünü aydınlatıyordu. “Gözlerin, yeşil! Ağacım gibi…”
O gün ölene kadar kopamayacağımızı anlamıştım.
***
Annemin gözlerinde yeşili görmemle günbegün neşem arttı. Bir gün maviyi gördüm gökyüzünde.
Bir gün balonum sarıydı. Bir gül verdim anneme, kırmızı. Beni terkeden renkler geri döndüler.
Ta ki bugüne kadar…
Üstüne toprak atarken toprak karardı önce. Korkuyla başımı göğe kaldırdım, beyazdı.
Etrafımdaki yüzler soldu. Kara kalemle çizilmişe döndüler. Oysa ben hiç kara kalem sevmem.
Hep yağlı boya çalıştım. Sergilerim rengarenktir benim. Bir yetimin annesini kaybedişi mi yoksa
renklerin bir ressamı terkedişi mi daha acı, karar veremiyorum.
Şimdi büyüdüğüm yetimhaneye gidiyorum. Tek umudum, ağacım. Hâlâ yeşil mi görmeliyim. Bir
de ‘annem yeşili’ bir çift çocuk gözü bulmayı ümit ediyorum. Belki o zaman renkler geri
dönecek…


Yorumlar