ŞİMDİNİN KATLARI (SONSUZ SEKANS)

FULYA YENİDEMİR YILMAZ
I. Mutfaktaki Çatlak
Sabah ışığı, eski mutfak perdesinin ince dokusundan süzülüp toz zerrelerini dans ettirerek mutfak zeminine ulaşıyordu. Yerde, günün ilk ışıklarıyla yıkanan soluk sarı bir dikdörtgen oluşmuştu. Ocakta kaynayan çaydanlığın kapağı, içerideki buharın baskısıyla ritmik bir şekilde titriyordu. Metalin o tiz ve tanıdık sesi, mutfağın mutlak sessizliğinde yankılanıp beyaz fayanslara çarparak geri dönüyordu.
Ancak o sabah, bu ses tek bir zamana ait değildi. Ses, gerçekliğin dokusundan sızan bir yankı gibi iki ayrı noktadan geliyordu.
Önümde duran modern, döküm ocaktaki çaydanlığın sesi ile çocukluğumun geçtiği, rutubet kokulu o eski evin mutfağından gelen ses birbirine karışmıştı. Elimi masaya koyduğumda, parmak uçlarımda tuhaf bir karıncalanma hissettim. Sağ elim bugünün pürüzsüz, soğuk cilalı meşe yüzeyini kavrarken; sol elimin altında yıllar öncesinin pürüzlü, kenarları aşınmış ahşap mutfak masasını hissettim.
Tam o sırada, mutfağın boşluğunda bir ses yankılandı. Annemin sesiydi bu. Yumuşak fakat bir o kadar otoriter. Tıpkı hayattayken olduğu gibi canlı ve tazeydi ses
"Çay taşacak, altını kıs" dedi.
Hızla başımı kaldırdım. Mutfakta kimse yoktu. Annemi on beş yıl önce kaybetmiştim. Fakat sesi... Hayır, bu zihnimin bir oyunu değildi. Ses, sanki yan odadan geliyormuş gibi fiziksel bir derinliğe sahipti. O an bir şeyi fark ettim: Annemin sesi geçmişten gelmiyordu, tam da şu anın, şimdinin içinden yükseliyordu.
II. Zamanın Dokusu
O günden sonra dünya benim için şeffaf bir hal aldı. Zaman artık bir nehir gibi akmıyor, bir göl gibi durgun ve derin bir şekilde her şeyi aynı anda içinde barındırıyordu.
Sokakta yürürken, karşıdan gelen orta yaşlı bir adamı gördüğümde; sadece onun lacivert ceketli, yorgun omuzlu halini görmüyordum. Aynı anda, eski bir beşikteki masumiyetini ve elli yıl sonra bir hastane odasındaki son nefesini, yüzündeki kırışıklıkların arasına gizlenmiş bir harita gibi okuyabiliyordum.
Bir parkın yanından geçerken, neşeyle koşan küçük kızı izledim. Kızın kahkahasının içinde, otuz yıl sonra yaşayacağı bir ayrılığın buruk tınısı gizliydi. Çocuğun dizinin birazdan taşa çarpıp kanayacağını biliyordum. Fakat aynı zamanda o yaranın kırk yıl sonraki bir fotoğraf karesinde soluk bir iz olarak kalacağını da... Bu bir kehanet değildi. Bu, her sayfası çoktan yazılmış bir kitabı aynı anda açık görmek gibiydi.
III. Kaldırımdaki Yüzleşme
Kırılma noktası, kurşuni gökyüzünün şehri boğduğu bir akşamüstü geldi. Şehir, mesai bitiminin yorgunluğuyla inliyordu. Karşı kaldırımda, eski bir dükkanın vitrinine yaslanmış, bana bakan bir karartı fark ettim.
Kalbim göğüs kafesimde çarpmaya başladı. O karartı... Bendim.
Ama benden yirmi belki otuz yaş daha yaşlıydı. Saçları kar gibi beyazlamıştı, sırtı hafifçe öne bükülmüş, elleri ceplerinde duruyordu. Üzerindeki gri pardösü, rüzgârla hafifçe havalanıyordu. Göz göze geldik. O bakış... O bakışta bin yıllık bir aşinalık vardı.
Trafiğin uğultusu, korna sesleri ve kalabalığın gürültüsü bir anda bıçak gibi kesildi. Zaman tamamen sustu. Karşıya geçip tam önünde durduğumda, onun yüzündeki her bir çizgiyi kendi geleceğim olarak tanıdım.
"Ne zamandır biliyorsun?" diye fısıldadım. Sesim titriyordu.
Yaşlı halim gülümsedi. Bu gülümseme hem huzurlu hem de biraz hüzünlüydü.
"Her zaman" dedi sesi derinden ve dingin gelerek.
"Sen de biliyordun. Sadece bunu kabul etmen, zihnindeki o doğrusal hapishaneden çıkman zaman aldı."
"Bu nasıl mümkün olabilir?" diye sordum, elimle çevredeki donmuş şehri işaret ederek. "Fiziksel olarak burada olman... mantığa sığmıyor."
Başını hafifçe yana eğdi, gözlerimin içine öyle bir baktı ki sanki ruhumun tüm katmanlarını aynı anda gördü. "Çünkü zaman aslında yok" dedi tane tane. "Dün bir anı deposu değil, gelecek de bir ihtimaller bulutu değil. Hepsi aynı koordinatta, hepsi burada."
Elini yavaşça kaldırıp göğsüme, tam kalbimin üzerine koydu. "Burada. Şimdi."
IV. Sonsuz Şimdi
O temasla birlikte bir baraj patladı. Gözlerimin önünden görüntüler değil, duygular ve yaşanmışlıklar bir şelale gibi akmaya başladı.
Aynı anda ilk bisikletimi sürerken rüzgârı yüzümde hissediyordum.
Aynı anda annemin ölüm haberini aldığım o telefonun soğuk plastik dokusunu tutuyordum.
Aynı anda, henüz tanışmadığım bir kadının sıcak elini ilk kez kavrıyordum.
Aynı anda, yaşlı ve beyaz bir yatakta, dışarıdaki yağmuru dinleyerek son nefesimi veriyordum.
Bedenim bu yoğunlukla sarsıldı. Ama ilginç bir şekilde, ruhumda büyük bir huzur vardı.
"Peki ya özgür irade?" dedim, gözlerimdeki yaşlarla.
"Eğer her şey zaten yaşanmış ve oradaysa, bizim seçimlerimizin ne anlamı var ki? Biz sadece bir senaryoyu mu oynuyoruz?"
Yaşlı halim, anaç bir tavırla omzuma dokundu. "Seçim var, çünkü deneyim var" dedi.
"Bir kitabın tüm sayfaları matbaadan çıktığı andan itibaren aynı anda vardır, öyle değil mi? Ama sen yine de o sayfaları tek tek çevirir, her cümlede yeni bir heyecan duyarsın. Kitabın sonunun belli olması, senin o satırları okurken aldığın hazzı veya döktüğün gözyaşını eksiltmez."
Duraksadım. En can alıcı soruyu sordum: "Sonu biliyor musun? Nasıl bitiyor?"
Bakışları derinleşti, ufka doğru baktı ve sessizce cevap verdi:
"Bitmiyor."
V. Katmanlar Arasında
O günden sonra hayatım bir daha eskisi gibi olmadı. Artık yaşlanmaktan korkmuyorum. Çünkü yaşlanmanın sadece bir "katman değişikliği" olduğunu biliyorum. Geçmiş, arkamda bıraktığım bir çöp yığını değil. O, her an ziyaret edebileceğim canlı bir bahçe. Gelecek ise bir kaygı kaynağı değil, zaten içimde taşıdığım bir parça.
Mutfaktaki çaydanlık kapağı hala titriyor. Ben ise hem o sesin peşinden giden küçük bir çocuğum, hem ocağın altını kısan yetişkinim, hem de tüm bunları bir köşeden bilgece izleyen o yaşlı kadınım.
Biz zamanın içinde yürümüyoruz. Zaman bizim içimizde, bir çiçek gibi yaprak yaprak açılıyor. Ve bütün bu devasa evren, aslında tek bir andan ibaret: Sonsuz bir şimdiden.




Yorumlar